CTRL+C / CTRL+V NURCULUĞUN GELDİĞİ NOKTA: ERROR

           “Risale-i Nur’da Usul ve Program” başlıklı bir eseri inceliyordu. Ehemmiyetli gördüğü kısımları, diğer bir nurcu kardeşiyle paylaşınca, şu tenkide maruz kaldı:

           “Risale-i Nur okuyup, paylaşmak varken, bu tarz eserleri okumak ve nakletmek doğru değil. Böyle çalışmalara ihtiyaç olsaydı, abiler mutlaka yapardı”

           Tenkide maruz kalan kardeş, muhatabını incitmeyecek, kısa ve seviyeli bir cevap vermek istediyse de, muhatabı onu dinlemedi.

           “Abilerden öğrendiğim sadakat düsturuna ters bu tarz şeyler” diyerek, arkasına bakmadan uzaklaştı.

           Bu manzara, benzer tenkit ve tavırlara maruz kaldığım hatıraları canlandırması münasebetiyle, bir kaç kelam etmek ihtiyacı duydum.

           Ey “Abilerin söylediği kafidir. Başka beyana ihtiyaç yok” diyerek, arkasına bakmadan uzaklaşan nurcu kardeşim !

           Evvela, şunu hatırlatmak isterim ki; sizin Üstadınız, değil ders arkadaşıyla, en muarız ve muannitlerle yaptığı münazaralarda dahi, hiçbir zaman meydanı ilk terk eden taraf olmadığı gibi, değil tevil farklılığından dehşete kapılmak, şeytanın tevhide dair itirazlarını dahi işitmekten ve cevaplamaktan korkmamıştır.

           Bunun yanında “Dairemizde şahsın bir kıymeti yok, şahs-ı manevi hükmediyor” diyen sizler, “abinizin söylediğinden başkasına tahammül gösteremediğinizi” kendinize nasıl açıkladığınızı da ayrıca merak ediyorum.

           Şunu da asla unutmayın ki; bu toplum, abiler hayattayken FETÖ’ye ihtiyaç duyduysa ve Gülen’in 2005’e kadarki tüm söylemleri (az bir kısım hariç) tüm nurcu camiada makes bulduysa, “istikametli bir talim ve tahsil için; şerh ve izahlara, mesleki usul ve programa da ihtiyaç vardır”

           BU İHTİYAÇ NEDEN KAYNAKLANMAKTADIR ?

           Evvela,  tevil farklılıklarının asgari seviyeye inmesi ve müşterek paydanın azami derecede temini adına, derslerin müzakere ve mütalaasına ihtiyaç vardır.

           Akabinde, nereye gittikleri ve neye hizmet ettikleri belirsiz anlayışların tashihi ve dahi sıhhatli ve istikametli hizmetlerin tesbiti adına; her hizmet hareketinin usul ve programını ibraz etmesine yine ihtiyaç vardır.

           NE DEMEK İSTEDİĞİMİZİ BİRAZ AÇALIM:

           Hiçbir kelam yoktur ki (Kelamullah'da dahil) su-i tevil ile maksadının aksine kullanılmak ihtimali bulunmasın.

           Şu halde doğrudan ayet-i kerime veya Risale-i Nur’u nakletmek, kimseyi masum yapmayacağı gibi mesuliyetten de kurtarmıyor ve dahi ekseriyetle matlup neticeyi de hasıl etmiyor. Zira, her ne kadar bu tarz nakiller “hakikatlere perde olmamak adına” yapılıyor gibi gözükse de, ekseriyet-i mutlakayla durum tam aksinedir.

           Muhtemeldir ki nefis, bu tarz mübarek ve kutsi kelamlar arkasına gizlenmekle, kusurunu perdeler, kifayetsizliğini örter ve doğrudan naklettiği (ekseriyetle de manasına dahi nüfuz edemediği) bu kelamlar üzerinden, hakkı olmayan bir rüchaniyet kazanmak ister. Nerede istimal edeceğini dahi bilemediği hakikatleri, adeta bir kılıç misal çeker “Ben demiyorum, Üstad diyor” naralarıyla, çevresine takaddüm ve tahakküm eder.

           Bunun en müşahhas misali, Kur’an itibariyle Hariciler, Risale-i Nur itibariyle FETÖ’cüler ve o minvalde hizmet görenlerdir. Zira her iki güruh da “eseri nazara vererek” kusur ve tahribatlarını perdelemektedirler.

           PEKİ BU TARZ İHANETLER KASITLI MI YAPILMAKTADIR?

           İşin doğrusu bu tarz hareket edenlerin %98’i hayin değil, samimdir. Lakin üç varta itibariyle adanmak ve aldatmak ihtimalleri akla gelmektedir.

           Birincisi: “مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ” ayetinin işaretiyle, “Teskiye olmamış nefis” hesabına hareket ettiklerinin farkında değillerdir.

           İkincisi: Sözün hikmet ve ehemmiyetini tayin eden; Mütekellim, Muhatap, Makam ve Maksat unsurlarını isabetli tarzda tahlil edecek “nur-u akla” sahip değillerdir.

           Üçüncüsü: Taahassubane (körü körüne) bağlılıkları ve “önceki atalarımızdan bunu işitmedik” (Kasas 36) anlayışları(!) sebebiyle, hakikate nüfuz etmek liyakatını kaybettiklerinden, mütalaa ve müzakereden imtina etmektedirler.

           Şimdi dilerseniz konunun başına dönüp, Risale-i Nur’un “şerh ve izahının” yada “hizmet usul ve proğramının” lüzumuna kısaca temas edelim.

           Kişinin eserden anladığı manayı ve tatbik edeceği hizmetin, usul ve programını ortaya koyması; telakkideki muhtemel hataların vuzuha kavuşmasına vesile olacağı gibi, muhatabına saygının bir gereği ve dahi -hususan uzun soluklu hizmetlerde- istikametin temini ve sürekliliği adına ziyadesiyle ehemmiyetlidir.

           Misallendirmek gerekirse, değil uhrevi ve ebedi hayatla ilgili bir meslek, dünyevi ve süfli bir siyaset namına dahi, hizmet iddiasıyla yola çıkmış partiler; bir parti proğramı ortaya koyar, hedef tayin eder ve o hedeflerine erişmekteki usullerini beyan ederler. Bunu yapmayıpta, “Anayasa çerçevesinde, Demokratik usullerle, sizleri müreffeh medeniyet seviyesine çıkaracağım” tarzında bir genelleme yapanın sözüne nasılki kimse itibar etmez; Aynen öyle de; “Kur’an’ın emrettiği çerçevede, Risale-i Nur’un usulleriyle, sizi sahil-i selamete çıkaracağım” diyene de itimad edilmez.

           Zira böylesine geniş ve şumullü bir program; ancak ve ancak “heva ve hevesiyle hareket etmeyen” ve masumiyet sıfatı ile muhafaza edilen, Peygamberlere mahsustur.

           Peygamberlerin hariçindekiler ise, bu geniş çerçeve içerisinden; kendi mizaç, istidat ve kabiliyetleri nisbetinde, bulundukları asrın ihtiyaçları itibariyle, bir meslek icra edebilirler.

           Bu minvalde biz nurcuların durumunu ele alacak olursak;

           Aramızda Bediüzzaman yok!

           O halde, geriye kalan tüm nurcular için, yeni bir Kur’an tefsiri de söz konusu olmadığından, elimizdeki eser üzerinden hareket edilecek, kurulacak ittifak ve ittihadın temini için ise, her kim ne anlıyorsa ve nurculuk adı altında ne tarzda bir hizmet öngörüyorsa; anlayışını, usul ve programını ortaya koyması gerekecektir.

           Aksi halde yerli yersiz, makam ve maksadından uzak, muhatabın durumunun hesaba katılmadığı, sadece “kopyala-yapıştır” dan ibaret nakillerin; Risale-i Nurların nihayi maksadını teminden uzak düştüğü ayen beyan ortadır.

           Eğer Risale-i Nur’u sadece okumak ve nakletmekle murad hasıl olsaydı;

Şeriatın bir hakikatine binlerce ruhu olsa feda edebilecek bir Üstad’ın günümüzdeki talebeleri, “Demokrasi havariliğine” soyunmayacaktı.

           Eğer Risale-i Nur’u sadece okumak ve nakletmekle murad hasıl olsaydı;

Şeair-i İslamiyeyi muhafaza adına 35 yıl hapis, işkence ve sürgün hayatı sürmüş bir Üstad’ın talebeleri, bugün (hiçbir yasal icbar olmadığı halde) Süfyan’ın gardrobundan giyinmeyi marifet bilmeyecek ve bulundukları beldelerde -küçükte olsa- bir mescit teşkil etmekle, Cumalarda arapça hutbe irat edecek, böylelikle ehl-i bid’a durumuna düşülmeyecekti.

           Eğer Risale-i Nur’u sadece okumak ve nakletmekle murad hasıl olsaydı;

Üstad (ra) sakal uzatmadığı için sakalını kesenler, aynı Üstad’ın sarık için sakalsız başını urgana uzattığından haya edip, sarığı hafife almayacaktı.

           Eğer Risale-i Nur’u sadece okumak ve nakletmekle murad hasıl olsaydı;

“Mesleğimizde şahs-ı manevi var şahıs yok” diyenlerin her iki sözünün biri “abilerden böyle görmedik, duymadık” olmayacaktı.

           Eğer Risale-i Nur’u sadece okumak ve nakletmekle murad hasıl olsaydı;

Tek başına bütün Dünya’ya Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu (en çetin şartlarda) ispat eden Üstad’ın, günümüzde milyonları bulan talebeleri “küfre gözdağı vermekte” ve “hayale hedef göstermekte” bu derece zaafiyet göstermeyecekti.

           .           .           .

           .

           Peki hiç mi mahsül yetişmedi ve hiç bir hasat elde edilmedi mi?

           Belirgin olarak öne çıkan, üç mahsül yetişti ve üç hasat elde edildi.

           Birincisi; adı, FETÖ olan bir mahsül yetişti ve iki belki üç kuşağı içerisine alan bir hasat elde edildi.

           Lakin yetişen bu mahsül, ehl-i gafletin dimağını zevklendirdiği gibi, elde edilen hasat dahi onların pazarını şenlendirdi. Bu sayede ehl-i imanın ihtiyat kuvveti hükmündeki gençlerden iki, üç kuşak sadece zayi edilmedi, düşman safına itildi.

           Ne aciptir ki böylesine büyük bir zayiat; ümmet-i muhammedi (asm) sahil-i selamete çıkarmak iddiasıda bulunan biz nurculardan başkasının marifeti değildi.

           Durum sadece bundan ibaret değildi elbet. İkinci bir mahsül ve bir öncekinden çok daha farklı bir hasat daha elde edildi.

           Adı; Aczmendi’ydi...

           Lakin nurcular bu mahsülü sahiplenmediği gibi onun hasadından da istifade etmek istemedi. Örtmek ve karalamak yolunu tercih etti.

           Öyle ya, bu zamanda “Esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları" müdafaayı, muhafazayı ve bu yönde elde edilmiş muvaffakiyetler üzerinden hayatlanmayı kim niye düşünsün ki !?

           Bu iki başlığa ilaveten, bir kısım ehl-i medrese ve ehl-i tasavvuf mabeyinde meydana gelen filizlenmeler vardır ki; bu iki cenahta, Risale-i Nurlar temel eser olarak değil, yardımcı kaynak olarak istifadeye sunulduğundan, konumuzun haricindedir.

           Velhasıl; geriye, son yıllarda nurcu camianın yaşadığı büyük sarsıntı ve hayal kırıklığı sonrası, tek bir umut ışığı ve çıkış kapısı olarak görülen, ”sarıklı genç” meselesi kalıyor ki; onun da neresinden tutsalar, ne kadarını alıp ne kadarını yorumlansalar, bilinmez bir şaşkınlık içerisinde, mevzunun etrafında dolaşıp, muhtemel adayları yokluyorlar...

           Her neyse hal-i pür melalimizi bu kadar tarif ile kifayet edelim. Devamında siz, kafanızı önünüze eğip kitabınızı okumaya ve bulduğunuz her platforma “kopyalayıp yapıştırmaya CTRL+C / CTRL+V” devam ederken, biz de Risale-i Nur’dan çıkardığımız proğramı “siz kardeşlerimizin rahatını kaçırmadan, konforunu bozmadan” nasıl tatbik edebilirizin çaresine bakalım.

           Kalın sağlıcakla...

           Lakin şu kadarını hatırlatmakta fayda var;

           Okuduğunuz hakikatlerin neye hizmet ettiğini öğrenmek ve hatırda tutmak için, ara ara müellifin hayatını gözünüzün önünden geçirin. Ta ki böylelikle, onun gibi yaşamaya ve onun gibi hakikatlerin ilanında pervasız olmaya muvaffak olamasanız da; Bediüzzaman’ın (ra) yolunu takip edenleri fark edebilir ve onlara muğber ve muhalif olmaktan kurtulabilirsiniz.

           Fiemanillah...

YORUM EKLE
YORUMLAR
Aczimendi
Aczimendi - 1 ay Önce

Yersiz ve bi o kadar üzücü bir tenkidin böyle mükemmel ve muazzam hakikatleri yazdırması ayrı bir hayranlık doğrusu. Allah razı olsun yazının hakikatliğini ve tesirini hangi kelimelerle ifade edeceğimi bilemedim. Kaleminiz küfre hançer, yazınız da malûm nurculara bir intibah olsun inşaAllah..

Üftade
Üftade - 1 ay Önce

Ayna bakanın kusurunu gösterir ama kendini göremez...onada bir ayna lazım...gör (ene)

Ahmet Edip
Ahmet Edip - 1 ay Önce

Bu makaleye nefsini ve hizmetini muhatab edebilen, şifalı
ama canlı bir ameliyata hazır olmalı.
Yok biz böyle kendi alemimizde mutlu ve mesuduz diyen
gamsızlara hitap eden bir şey yok. Kaldıkları yerde oylamaya
devam etsinler.

Hamzabey
Hamzabey - 1 ay Önce

"Sarıklı Genç" ifadesinin mahiyeti nedir? RN'larda bununla ilgili nerede, nasıl bir bahis geçmektedir? Malumat verirseniz istifadeli olur.

Kavlinur
Kavlinur - 3 hafta Önce

Nur camiasına mühim bir sual?
Kiminle, kime karşı, ne için savaşacaktınız. Namlunun ucunda kim olacaktı?

mehmed
mehmed - 1 ay Önce

çok müstefid olduk , olunacağınıda zannediyoruz.
Allah basiretlerimizi açsın.amin

Ilker inanlı
Ilker inanlı - 1 ay Önce

Derde devasi bir yorum .ınş Nurcu kardeşlere ders olur. Kalemin kılıctantan daha keskin üstadım Allah daim etsin.

Fehmi
Fehmi - 1 ay Önce

Kalemine kuvvet..
Allah cc Razı Olsun