DEPREMLE ÖLDÜM, DEPREMLE DİRİLDİM ( ÖYKÜ)


   Gözümü açtığımda saat 11 idi. Başım çok ağrıyordu. Midem dün akşam yediklerimin ne kadar iğrenç olduğunu anlatmak istercesine boğazımdan ağzıma küçük parçalar gönderiyorduk. Midem, baş ağrısı başta olmak üzere diğer organlarımı isyana davet ediyordu. Organlarımın kahir ekseriyeti de bu davete katılıyordu. Bu midemin başlattığı toplu kalkışma karşısında; halsizlik, baş ağrısı, vücudumda umumi bir sızı hissediyordum.Her içkinin ayılması böyle pişmanlık hali ile oluyordu. Her cumartesi akşamı bunu yapmak zorundamıyım,öff öfff!

   Cumartesi akşamı arkadaşla toplanıp 16:00 gibi meyhaneye gittik. Saat 5 oldu, 6 oldu, 7 oldu... Sonrasını hatırlamıyorum. Hatırladığım kısmın detayını da tasvir edemiyorum çünkü midem bu tahatturda daha da rahatsızlanıyor.

   Uyumak istemiyorum, uyanmak istemiyorum, yataktan kalkmak istemiyorum, yatmak istemiyorum. Mide bulantısı önderliğindeki kalkışma 'istemek' irademi ya rehin aldılar, ya da geçici bir süre iptal ettiler. 

   Bu saçma sapan halet-i ruhiyede  iken Risale-i Nur'un rızık konusundaki dersi hatırladım. Mide merkez ve kuvve-i zaika kapı bekçisidir. Oysa nefs-i emareye tabii olanlar bunu tersine çevirip, dilin zevkini esas alıp mideyi çöp tenekesine çevirirler. Benim durumum da aynen böyledir.   

   Bir dönem Risale-i Nur derslerine katılmış ve epey bir okumuştum. O dönem bana çok tesir etmişti. Sonradan bazı dolaydan dolayı bu bağım koptu. Fakat Risale-i Nur'dan okuduklarım peşimi bırakmadı. İşlediğim her bir günahda, zihnimin bir köşesinde: Ölüm var, ahiret var, idam-ı ebedi, haps-i münferit... sesleri yükseliyor ve kalbimin, ruhumun, hissiyatımın dikkatini bu sese çekiyorlardı. İşlediğim günahların lezzetini kaçırıyorlardı, bazen hiçe indiriyorlardı. Gafletim bu sesi bastıramıyordu.Diğer arkadaşlarım yedikleri haltları övünerek. marifet gibi anlatırken ben susup: ' iyi bok yedin, bir de utanmadan anlatacak mısın' diyordum. 

   Zorla yataktan kaltım. Kahvaltı yapmayı gözüm kesmedi. Evin içinde boş boş dolaşıyordum. Adını koyamadığım garip bir hava vardı. Ben durumu kendi halet-i ruhiyeme yordum. Fakat benim dışımda bir gariplik vardı. Kuşlar sanki paniklemiş gibi uçuyorlardı. Havada garip bir kızıllık vardı. Bu saatte bu kızıllık normal değildi. 

   Bulutlar sanki göğün gerisinden gelen bir şeylere engel olmaya çalışırcasına oradan oraya akıp gidiyorlardı. Karşı binada oturan dedikoducu teyze balkondaydı. Fakat dedikodu alıcıları kapanmış öylece oturuyordu. Bu çok garipti. Kendisini daha önce böyle görmemiştim. Çünkü kendisi gözüyle, kulağıyla, hisleriyle oluşturduğu çanak antenle dedikodu toplardı. Sanki olacak büyük bir olayın öncesinde herşeyden vazgeçmiş bir şekilde mütevekkil halde oturuyordu. 

   Sonra iradem dışında sevkedilir gibi bir itelemeyle kitaplığa yöneldim. Bütün diğer kitaplar sanki yokolmuş gibi görüş alanıma ve dikkatime girmiyorlardı. Sadece biri hariç. Risale-i Nur külliyatından Sözler hariç. Daha önce gözüme böyle görünmemişti bu kitap. Okunmayışlığının ve dikkate alınmayışlığının hiddeti ve celali kırmızı renginde teşahhus etmişti. Kan diyordu, felaket diyordu. Risale derslerinden hatırımda kalan ' çocuğa sormuşlar, sana en ziyade lezzetli gelen şey nedir? O da demiş: Yaptığın yaramazlıktan dolayı validemin şefkatli tokadından korkup gene onun sinesine sarılmamdır. İşte bu saikanın cereyanına kapılıp gidip Sözler'i aldım, kokladım ve sarılıp sineme bastım. Bu şekilde ne kadar kaldım bilmiyorum. Büyük bir gürültü koptu. Başım dönüyor ve heryer sallanıyordu. Önce akşamdan kaldığım için başım dönüyor sandım, sonra bu berbat hade Sözler'e sarıldığım için çarpıldığımı düşündüm. Fakat hiçbiri değildi, deprem oluyordu.

   Musibet anında, ölüme yaklaştığında bir saate sığacak görüntü ve düşünceler saniyenin bilmem kaçta kaçında insanın aklından geçermiş, benim de öyle oldu. 
   
   Eşyalar devriliyor, duvarlar çatlıyor, ben tutunacak bir yer bulamadan ordan oraya savruluyordum. Yalnızca sağ elimde sineme bastırdığım Sözler duruyordu. Kafama bir şey çarptı ve kendimden geçip düştüm. 

   Kendime geldiğimde yerde yatıyordum. ayaklarımda bir ağrı vardı. Sanırım üzerine moloz yığılmıştı. Vücudumun diğer bölümlerinde bir şey yortu, sağ elimde gene Sözler vardı. Kafamı kaldırmaya çalıştım, sert bir şeye çarptım. Sanırım salondaki baba yadigarı çelik masanın altındaydım. Nefesim daralıyor, bir şey göremiyordum. Ben de kapalı yerde kalma fobisi var, asansöre tek binemezdim, zorunlu olarak binsem de kalp atışlarım yükselir ve dizlerimin bağı çözülürdü. 

   Ölmek istiyordum. Bu göçük altında, karanlık ve havası gittiçe azalan yerde, bu azabı çekmektense ölmek daha iyidir. Fakat Risale derslerinden biliyordum, benim gibiler için ölüm ya haps-i münferid yada idam-ı ebedidir. Hissen tasavvur edemesem de ilmen biliyordum ki iki türlü ölümün yanında şu an ki durumum cennet gibidir. Kalbim göğsüme sığmıyor, nefesim daralıyordu. Ne olursa olsun ölmem lazım. Belki kafamı yukarıda ki çelik masanın tablasına vurarak ölebilirim. Fakat bu da intihar olur. Ebedi cehenneme gidebilirim. Dayanamıyordum, panik seviyen gitgide artıyordu. Bu şekilde ölmekte istemiyordum. Dün içtiğim içki hala damarlarımda dolanıyor, bu şekilde Huzur-u İlahiye gitmek istemiyordum. Fakat dayanamıyordum. 

   Ben 3 katlı apartmanın en alt katındı oturuyorum, üzerimde ne kadar moloz yığını var bilmiyorum. Nefesim gitgide daha da daralıyor ve aldığım küçük nefeslerde ağzıma toz doluyordu. 

   Zihnim tarihçe-i hayatımı rüya hızıyla hayalime göstermeye başladı. Çok hızlı geçiyordu görüntüler fakat zihinim hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan aynen yaşar gibi idrak ediyordu. Sanki sınava girecek talebenin ders notlarına son kez göz atması gibi. Ben de Huzur-u İlahiye çıkıp hesap verecektim. Şu ana kadar zihnimden geçirdiğim tarihçe-i hayatımda sınavda puan getirecek bir şeye raslamadım. Gözümün önüne aniden Risae-i Nur ile tanıştığım anım geldi. Bir anda iksir tesiri gibi bir şey oldu, sıkıntılarım hiffet bulmaya başladı. Sinemde sakladığım Sözler'i hissettim, beni emniyetine aldığını hissettim. Neler oluyordu, ağzımdaki dolu toza aldırmadan derin nefes aldım. Ruhunda daha önce hissetmediğim bir intibah oldu. Sanırım gülümsüyordum, Risale-i Nur beni hıfz-ı emanına almıştı. Vücudumu tatlı bir titreme sardı. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelen anlamlandıramadığım bir tesir altına girdim. Şu ana kadar işlediğim onca günaha rağmen Rahmet-i İlahiye benin elimi tutmuştu. Risale-i Nur derslerinden hatırladığım pasajlar bana yardıma geliyordu.  

   'Risale-i Nur Hakim ve Rahim ismine mazhardır.' Evet aynel yakin tasdik ediyorum. Bir şey ya bizzat güzeldir ya da neticesi itibarıyla güzeldir. Bu deprem belası umumun hatasından hasıl olan bir musibettir. Bu musibet vesilesiyle Risale-i Nur'un Rahim ismine mazhariyetini çok zahir olarak gördüm. Bu musibet bana rahmet oldu Elhamdülillah. 

   Bu olanlar bende şu kanaatı uyandırdı: Allah (cc) benim tövbe edip istikamet üzere Risale-i Nur'a hizmet etmemi murad etti. Yani burdan kurtulacağım, inşallah. Kader-i İlahi hükmü vermişse irade-i beşer susar. Bu itikadın nuruyla daha da rahatlayıp keyfle kurtarılmayı beklemeye başladım. 

   Sonra 1. Lem'a da ki Hz Yunus (A. S) kıssası hatırıma geldi. O mübarekle halimiz mutabıktı. Benim de o hazret gibi esbab aleyhimde ittifak etmişti. Yer altında, molozların arasında, dar bir boşluktaydım. Oksijenim gitgide azalıyor, altına sığındığım masa gıcırdıyor ve çökmek için geri sayımdaydı. Mübebb-ül Esbabdan başka nokta-ı istinadım kalmadı. Ben de o hazretin münacatını vird yaptım. LA İLAHE İLLA ENTE SÜBHANEKE İNNİ KÜNTÜ MİNE' ZZALİMİN.   

   Kurtarıcılarımı beklemeye başladım. Ne kadar süre geçti bilmiyorum, oksijen azalmasından dolayı kendimden geçtim. Ayıldığımda üzerimde ki molozlar alınmış, 'bura da birisi var yaşıyor.' diye bağıran insan sesi duydum.

   Beni çektiler. Ama tam çıkaramadılar. Eski haramlar, günahlar, yaradana asi olan yanım molozların arasında kaldı, çıkmadı. Artık ben yoktum, Risale-i Nur vardı, Risale-i Nur ile hayat ritmi atan birisi vardı.
  
   Bu deprem benim mürşidim olup beni irşad etti. Ve anladım ki Risale-i Nur okuyanlar velayet yoluyla bir mürşid kanalından ahz-ı feyz etmezse tesirini tam göremiyorlar. Bu deprem bana bunu da öğretti.

   RİSALE-İ NUR'DA YAZAN HER BİR MUSİBETİN DEVASI DA YİNE KENDİ İÇİNDE MÜNDEMİÇTİR. O DEVAYA VASIL OLMANIN YOLU EMMARE NEFSİ BİR KENARA BIRAKIP MÜTEZELLİLANE ONA YAPIŞMAKTIR. EMRE İTTİBADAN BAŞKA DA YOL YOKTUR Kİ, EMMARE NEFS BİR KENARA BIRAKILSIN. 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Hüseyin Altun
Hüseyin Altun - 2 yıl Önce

Yazınızda bana ilaç gibi geldi Allah razı olsun

Aczimendi
Aczimendi - 2 yıl Önce

Allah razı olsun çok ibretamiz bir makale olmuş..

Siyahnur
Siyahnur - 2 yıl Önce

Nasıl ki ney'de tarif edilmez bir sır vardır hem hüzün hem saadet aynı anda yürek başkalaşır durur bu makaleye ses de yüklense idi çalacağın bağlamada o tellere dokunuş o Sözler'e sarılış..

Yusuf Gözcü maraş
Yusuf Gözcü maraş - 2 yıl Önce

Başarılar

Salih Çolakoğlu
Salih Çolakoğlu - 2 yıl Önce

Çok güzel Allah razı olsun abi

Mehmet Murat
Mehmet Murat - 2 yıl Önce

ALLAH C.C EBEDEN RAZI OLSUN