FELSEFE MU'TEBER ŞEY MİŞ!..

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hangi akla hizmet ise, Müslümanlar arasında tehlikeli boyutlarda felsefeyi rağbetlendirmeler gittikçe hız ve ivme kazanıyor olması gözden kaçmıyor.. tabi bunun mahzurlu taraflarına, çok acı neticelerine aldırış etmeyerek şeytanın iğvalarına kapılıp; " bu bir ilim tahsilidir, neresi tehlikeli?" tarzında itiraz edenlerin sayısı da az değil...

O halde şöyle bir sualle karşı karşıya kaldıkları zaman muhatabın dinine, itikadına zarar vermeyen, kuvvet kazandıran ikna edici, makul cevapları var mıdır?

"Felsefeyle çok meşgul oluyorum ve okuyorum, ancak dini meselelerde tenkitler, itirazlar, vesveseler zihnimi, fikrimi allak bullak ediyor, dinimden imanımdan şüphe etmeye, İslamın kat'i emir ve yasaklarını "niye niye" diye sorgulamaya başladım.. ne yapmalıyım?"

Sahih, doğru itikadı tahkim eden, kuvvetlendiren Risale-i Nur gibi sadra şifa çarelere yönlendirmek yerine; çoğu zaman boş lakırdılardan ibaret kem-küm mertebesinde laf canbazlıklarıyla geçiştiriliyor, hatta adamın yarasını daha da derinleştirmek ister gibi tavsiyeler günyüzüne çıkıyor...

İşte yaraya merhem gibi sunulan hak ve hakikatle hiçbir ilgisi olmayan o şeytani tasavvur ve saptırıcı zanlarla süslenmiş lafazanlıklardan zehir gibi bir nümune:

"Efendim filan filozof der ki; az felsefe ateizme çok felsefe dine ulaştırır. daha fazla meşgul olunursa hakka ve hakikate (!) kavuşulacaktır!.."

Bu şeytanı dahi utandıran aldatmacaya inekler bile güler.. değil daha fazla meşguliyet, felsefe batağında koca bir ömür tüketmiş meşhur dehaların encamını Hz. Bediüzzaman nurani, kudsi eserlerinde bakın nasıl esefle dile getirmiş:

"Fatiha-i Şerife'nin âhirinde صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَ لاَ الضَّالِّينَ ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir vakıa-i hayaliye, bir hâdise-i misaliye, rü'yaya benzer bir hâdise gördüm ki:

Kendimi, bir sahra-yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü; karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesim (esinti) var, ne ziya, ne âb-ı hayat.. hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahluklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim (zannettim). Kalbime geldi ki:

"Şu zeminin öteki tarafında ziya, nesim, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım." Baktım ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum (elimde olmadan yönlendiriliyorum). Zeminin içinde, tünel-vari bir mağaraya sokuldum. Gitgide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki: Benden evvel o taht-el arz (yer altı) yolda çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum. Sonra sesleri kesiliyordu.

Ey, hayali ile benim seyahat-ı hayaliyeme iştirak eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabiiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârı ile hakikata yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflatun ve Aristo gibi meşahirlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhîlerindir. Evet İbn-i Sina'nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş.

Gitgide baktım ki benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o taht-el arz tabiatın zulümatını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi azîm kayalar, dağ-misal taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: "Bu elektrik ile o âlet, Kur'anın hazinesinden size verilmiştir." Her ne ise, çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım.

Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, ruh-efza bir nesim (cana can katan bir esinti), hayatdar bir âb-ı leziz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. Elhamdülillah dedim.

Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaziyette o sahra-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda bir saik beni sevkediyordu.

Bu defa taht-ez zemin değil, belki seyr ü seyahatla yeryüzünü kat'edip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatımda öyle acaib ve garaibi görüyordum ki, tarif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdid eder, herşey bana müşkilât peyda eder. Fakat yine Kur'andan bana verilen bir vasıta-i seyahatımla geçiyordum, galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahatı bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise...

O buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Ruh-efza nesimi teneffüs ederek, Elhamdülillah dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.

Sonra baktım: Biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir anda o müdhiş sahraya getirdi. Baktım ki: Yukarıdan inmiş aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zenbil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve istidada göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkine beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti.

En latif bir nesim, en leziz bir âb, en şirin bir ziya her tarafta görünüyor. Baktım ki: O asansörler gibi nurani menziller, her tarafta var. Hattâ iki seyahatımda ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm. anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki şunlar, Kur'an-ı Hakîm'in âyetlerinin cilveleridir.

İşte وَلاَ الضَّالِّينَ ile işaret olunan evvelki yol, tabiata saplananların ve tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir ki; onda, hakikata ve nura geçmek için ne kadar müşkilât olduğunu hissettiniz.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ ile işaret olunan ikinci yol, esbabperestlerin ve vesaite icad ve tesir verenlerin, Meşaiyyun hükeması gibi; yalnız akıl ile, fikir ile hakikat-ül hakaika ve Vâcib-ül Vücud'un marifetine yol açanların mesleğidir.

اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ile işaret olunan üçüncü yol ise: Sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur'anın cadde-i nuraniyesidir ki en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semavî ve rahmanî veb nuranî bir meslektir." (Sözler, 30. Söz, 1. Maksad)

YORUM EKLE