Ateist ve Deistlere Güvenmemenin 100 Nedeni!

Ateist ve Deistlere Güvenmemenin 100 Nedeni!

Ateist ve deist çevrelerden biri ya da birileri oturmuş, Kur’an meallerinden yola çıkarak, “Kur’an’a inanmamanın yüz nedeni” veya “Kur’an’a neden mi inanmıyoruz?” adı altında yüz veya doksan dokuz maddelik bir çalışma (!) yapmışlar ve bunu sanal ortamda paylaşmışlar. Bu kimseler, kendilerince Kur’an’ı bir güzel payladıklarını düşünmüşler. Ancak ne kendilerine ne de tespitlerine pek de güvenemediklerinden olsa gerek, çalışmanın altına veya üstüne herhangi bir isim yazamamışlar. Nasıl yazsınlar ki, ortaya koydukları hususların neredeyse tamamı cehalet ürünü veya çarpıtma! Bir çalışmada en azından anlamak ve gerçeği aramak gibi bir amacın bulunması gerekir. Ancak onların yaptıklarında zerre kadar bunun izi görünmüyor. Yaptıkları şey, çamur at izi kalsın yaklaşımının çarpıcı bir örneği.

Peki, buna rağmen neden dikkate alındı?

Hiç şüphesiz, Kur’an’ı gereği gibi bilenlere veya cami sohbeti düzeyinde bile olsa dinî bilgiye sahip olanlara bu tür metinlerin hiçbir şekilde olumsuz etkisi ve zararı olamaz. Ancak bu tür metinler, başta hayatın en çalkantılı evresinde bulunan gençler olmak üzere, yeterli bilgisi olmayan birçok kişinin zihnini bulandırabilir. Şeytanın insana vesvesesi de böyle değil mi? Bilgi eksiği bulunan kişiler ve hayatın heyecanlı dönemini yaşayan gençler, şeytanî telkinlere bir anda kapılıp gidebilirler. Nitekim sanal âlem / sosyal medya bu tür ayartıcı telkinlerle dolu. Bunlara cevap verilmemesi, bu tür vesvese verenleri daha bir cesaretlendirir. Böylesi vesveseler, saf ve temiz insanları yanlış düşüncelere ve işlere sürükleyebilir; onların ayaklarını kaydırıp, yoldan çıkmalarına sebep olabilir. İşte bu düşüncelerle hem bu kişilerin çarpıtmalarına cevap vermek hem de yüzlerine ayna tutmak için yüz maddelik bir metin hazırladık. Belki bu aynaya bakarlar ve yüzlerinin o ilk günkü masumiyetinin ve berraklığının nasıl değiştiğini, hatta yok olduğunu görürler de o sayede gerçeği görürler. Böylece hem kendilerini hem de başkalarını aldatmaktan vaz geçerler.

Neden yüz madde?

Bu çalışmanın yüz madde olması onların yaptıklarına karşılık gelsin diyedir. Yoksa başkaca özel bir anlamı yoktur.

Başlıktaki güvensizlikten ne kastedilmekte?

Buradaki güvensizlikten maksat, ateistlerin bireysel olarak yalancı, sahtekâr veya zararlı oldukları anlamında değildir. Tabi ki yalancı, sahtekâr ve zararlı ateistler de olabilir. Ancak bu tamamen adliye ve asayiş meselesidir. Bizim meselemiz değildir. Zaten onların bu hallerini bir arada bulunmadıkça bilme şansınız da yoktur. Bilmediğimiz bir husus üzerinde konuşmak da ahlakî olmaz. Bizim gündemimizdeki güvensizlik onların yazdıkları ve yansıttıklarıyla dine ve dindarlara yönelik iddialarına yöneliktir. Öte yandan bir ateistin birey olarak yaşantısında dürüst, zararsız ve güvenilir olması inancının ve iddialarının güvenilir olmasını gerektirmez.

İnancın yaşantıya ektisi olmaz mı?

Tabi ki olur. Hem tarihî verilerden hem de kendi yaşantımızdan edindiğimiz tecrübeyle sabittir ki, bir kişinin inanç ve iddialarının yaşantısına aksetmesi kaçınılmazdır. Nitekim inançlardaki yıpranmanın, zayıflamanın ve yok olmanın dünyada nasıl bir ekolojik yıkıma ve insanî felakete yol açtığını hep birlikte görmekteyiz. Tek tek bireylerin çabaları bu kötü gidişin durmasına engel olamamaktadır. İnanç ve yaşantı olarak topyekûn bir düzelmenin gereği ortadadır. Bu noktan bakıldığında birey olarak bir ateistin bazı insani özelliklerini göreceli olarak koruması, temsil ettiği inancın çevreye ve topluma yararlı olduğunu göstermez. Biz de ateizmi çevre ve toplum noktasında değerlendirmekteyiz. Diğer bir deyişle buradaki değerlendirmeler tek tek bireyler hakkında değil, bir bütün olarak onların inançları, iddiaları ile bunların çevre ve sosyal hayata yansımaları hakkındadır.

Buradaki maddeler sadece cevaplardan mı ibaret?

Büyük bir kısmı cevaplardan oluşmakla birlikte onların bir bütün olarak iddialarına, çelişkilerine, duruşlarına ve ortaya koydukları yaşantı ve yönetim deneyimlerine ışık tutulmakta. Bu bakımdan çalışmaya küçük çaplı bir ateizm-deizm eleştirisi demek bile mümkün.

Çaba ve çalışma bizden hidayet ve kurtuluş Yüce Allah’tan.

Bağnaz ve Önyargılılar

1. Ne yazık ki, bu kişiler dinin ilke ve değerlerinin tersine inanmayı meslek edinmişler. Bu yüzden ters inanç kurgulayıp tersinden inanıyorlar. Üstelik dinin esaslarının tersini yapmayı özgürlük gibi sunuyorlar. Bunu da “din kısıtlayıcıdır” sloganı altında servis ediyorlar. Oysaki yaptıkları tersinden yeni bir inanç oluşturmaktan öteye gitmiyor.

2. Her olaya negatif ve önyargılı yaklaşıyorlar. Doğruyu aramak yerine, sürekli yanlış bulma peşinde koşuyorlar. Sürekli yanlış bulmaya odaklandıkları için zihin kodları da yanlışa ayarlı hale gelmiş durumda. Bu alışkanlıkla artık doğruyu da yanlış görmeye başladıkları görülüyor.

3. Eleştirilerini gerçek bulgulara dayandıramayınca, çarpıtma yoluna gidiyorlar, azı sulandırıp çoğu bulandırıyorlar. Bir takıntı ve saplantı içinde görünüyorlar. Dini esasları tam anlamıyorlar, dindarların her hareketini çarpıtıp büyütüyorlar, her olayda fitne oluşturmaya ve ortalığı karıştırmaya kalkışıyorlar.

4. Bir yandan ateist olduklarını ve vahye inanmadıklarını söylerlerken, diğer yandan Kur’ân’ın dışındaki kutsal kitaplarda yer alan bilgilerden hareketle Kur’an’daki bazı konuları (Meryem ve Miryam örneği gibi) eleştiriyorlar. Bu da ateistlerin gerçek düşüncelerine dair soru işaretleri bırakıyor.

Ateistlerin Müslümanlara sordukları sorularla Hristiyan misyonerlerin soruları arasındaki çarpıcı benzerlik, bu kimselerin nereden beslendikleri konusunda ciddi kuşkulara neden oluyor. Böylece içinde bulundukları toplumun değerlerine ve kutsallarına saygısızlık ve saldırı konusunda herkesle işbirliği yapabileceklerine dair bir görüntü veriyorlar.

Bilimi Dogmalaştırıyorlar

5. Bilimdeki gelişme, değişme ve tam aksi bulguları gözlerden saklayıp kendilerinin yansıttıkları bilimin son sözü söylediği algısı oluşturmaya çalışıyorlar.

Bilimsel verilerin tek ve alternatifsiz olduğunu varsayıyorlar. Bilimsel olarak henüz tam ispatlanmamış teorileri ve senaryoları sonuçlanmış mutlak doğru bilgiler gibi sunuyorlar.

6. Dogma haline getirdikleri bir takım sözüm ona bilimsel sonuçların her şeyi açıklayabileceğine ve her probleme çözüm getirebileceğine inanıyorlar.

Bilimin insan eseri olduğunu, insandaki yanılgıların aynıyla üretilen bilime de yansıyabileceğini, bu yüzden bilimde başarısızlıklar ve yanılgılar olabileceğini, nitekim bilim tarihinde bunun birçok örneğinin bulunduğunu düşünemiyorlar.

7. Bilimsel diye ileri sürdükleri verilerin gelecekte benzer şekilde tersyüz olabileceğini hesaba katmıyorlar.

Bilim görünümü altında bilimcilik ve felsefe yapıyorlar. Bu yolla dogmalar ürettiklerini göremiyorlar. Dinin bilimin araştırma sınırlarını aşan bir anlama çabasına karşılık geldiğinin ise farkına varamıyorlar.

Yapay Din-Bilim Çatışması Üretiyorlar

8. Dinle alakası olmayan bazı hurafe ve yerel kültleri dinle özdeşleştiriyorlar ve onlardan hareketle din-bilim çatışması üretiyorlar.

Ay ve güneş tutulmasında teneke çalınmasından töre cinayetlerine kadar her hurafe ve olumsuz durumu dine yamamaya çalışıyorlar. Güneş, ay ve yıldızlar gökte Allah’ın yarattığı varlıklar. Onlar aynı zamanda Allah’ın varlığına ve birliğine işarettirler. Güneş ve ay tutulması bu işaret olma özelliğinin en iyi göstergesidir. Bu işareti gören müminler yapılması isteğe bağlı bir sünnet olmak üzere güneş ve ay tutulmasında Allah’ın gücünü itiraf ve insanlar için yarattığı bunca nimete teşekkür için iki rekat namaz kılarlar. Bu namaz güneş ve ay tutulması veya tutulmanın giderilmesi için değil, sadece Allah’ın rızasını yani hoşnutluğunu kazanmak için kılınır.

9. Basit bir virüs karşısında bilimin ve teknolojinin nasıl aciz kaldığını göremeyip “Yıllarca din çalıştık sorular biyolojiden geldi” gibi saçma ve içi boş sloganlar üretiyorlar.

Dindarların dinlerinden taviz vermeden bilimsel yöntemleri kullanarak başarılı çalışmalar yürüttüklerini gördüklerinde de, yapılanları küçük görme, çarpıtma ve ters algı oluşturma yoluna gidiyorlar.

10. Dindarların bilimde ve teknolojide başarılı olamayacakları algısından ve takıntısından bir türlü kendilerini kurtaramıyorlar.

Müslümanlar tarafından geçmişte ve günümüzde üretilen bilimsel ve teknolojik ürünleri görmezden geliyorlar. Ünlü bilim adamı Fuat Sezgin tarafından ilki Almanya’da kurulan Türkiye’de de Gülhane Parkı içinde açılan İslam Bilim ve Teknoloji Müzesini görüp düşünmeleri gerekir ama düşünmüyorlar.

11. Her nedense din ile bilimi kafalarında bir araya getiremiyorlar. Her ikisinin de insanlığın ortak değeri olduklarını ve birbirlerini tamamladıklarını göremiyorlar. Ayrıştırmaya ve aykırı davranışa odaklandıkları için “bilimin mutlak anlamda dinin karşıtı olduğu veya olması gerektiği” yanlış algısından bir türlü kurtulamıyorlar.

12. Takıntı haline getirdikleri “Din ve bilim çatışması” saçmalığını adeta gözlerini kör eden bir ısrar ve inatla sürdürüyorlar. Din ile bilimin uyumlu birliktelik oluşturduğu modelleri bu yüzden göremiyorlar.

Bing Bang Teorisini Dogmalaştırıyorlar

13. Bing Bang ve Evrim Teorilerinin neden Kur’an’da olmadığını soruyorlar. Anlaşılıyor ki, bunlar Kur’an’ı bilmedikleri gibi Bing Bang ve Evrim Teorilerini de bilmiyorlar. Bing Bang teorisi dedikleri gibi bilimsel bir faaliyet ise Kur’an, Allah’ın verdiği insan aklının ürünü diğer bilimsel faaliyetlerden bahsetmediği gibi bundan da bahsetmez. Çünkü o bir bilim kitabı veya ansiklopedi değil, hidayet rehberidir. Yok eğer ateistlerin bir dogma haline getirdikleri Bing Bang Teorisi kastediliyorsa, tevhit inancını bildiren bir kitap olan Kur’an’da böyle bir dogmanın yer alması asla söz konusu olamaz.

14. Evrenin başlangıcı olarak gördükleri büyük patlamanın öncesine dair hiçbir açıklama yapamıyorlar. Bir taraftan bilim adına her şeyi sebep sonuç ilişkisi içerisinde açıklamaya çalışırken, diğer taraftan evrenin yoktan sebepsiz yere var olduğuna inanmamızı istiyorlar. Her şeyi fizik sebebe bağlayıp evrenin sebepsiz var olduğunu iddia etmedeki çelişkiyi göremiyorlar.

15. Big Bang Teorisinde ele alınan büyük patlamanın dışarıdan bir etki olmaksızın kendiliğinden gerçekleştiğini iddia ediyorlar; ama bunu da ispat edemiyorlar. Bu patlamayı fizik kurallara bağlıyorlar, ama o kuralların nasıl oluştuğunu ve nasıl işlerlik kazandığını açıklayamıyorlar. Bizim kendileri gibi bir tesadüfîliğe iman etmemizi bekliyorlar.

16. Big Bang teorisini “ilk atom hipotezi” adı altında ilk defa ortaya atan kişinin Belçikalı fizikçi ve Katolik rahip Georges Lemaitre olduğunu (Alexander Friedmann’dan öncedir ), Lemaitre’nin kendi teorisi ile yaratılış arasında çelişki görmediğini, hatta Einstein’in Lemaitre’i dinledikten sonra, “Bu yaratılışın şimdiye kadar dinlediğim en güzel ve tatmin edici açıklamasıdır,” sözünü bir türlü söylemiyorlar. Bu teoriyi ilk destekleyen ve sahiplenenlerin Yaratılışçılar, ilk karşı çıkanların ise, evreni sonsuz kabul eden ateistler olduğunu bilmiyorlar veya gizliyorlar.

17. Öte yandan Bing Bang Teorisinin ve entropi yasasının evrenin ezeli olduğu düşüncesini çürüttüğünü göremiyorlar. Çünkü Bing Bang Teorisi evrenin başlangıcı olduğunu ileri sürerken aynı zamanda sonunun olduğunu bildirmektedir. Bu teoriye göre evrenin genişlemesi belli zaman sonra büyük çöküşü getirecek, sonunda ısısal ölüm denilen olay gerçekleşecek ve evren başlangıç haline dönecek, hatta tümüyle yok olacak. Bu senaryoya göre evrenin bir geleceği olmadığı gibi, evrimin de bir anlamı kalmamaktadır. Böylece ateistler varlığa değil, yokluğa inanmış ve bel bağlamış oluyorlar. Acaba gelecekte sakladıkları ve görülmesini istemedikleri bir şeylerin önlerine çıkmasından mı korkuyorlar?

Evrim Teorisini Dogmalaştırıyorlar

18. Kur’an’da Hz. Âdem ve Havva’nın yaratılışını açıklanamaz buluyorlar, ama kendileri canlı varlıkların cansız varlıklardan nasıl oluştuğunu ve evrim teorisindeki ilk tek hücreli canlının nasıl meydana geldiğini bilimsel olarak açıklayamıyorlar. Henüz DNA molekülünün nasıl oluştuğunu da bilmiyorlar.

19. Evrim Teorisinde iddia edilen ilk canlının ya cansız maddeden ya da kendiliğinden türediğini katı bir inanç yani dogma haline getirmelerine şaşırmıyorlar da, Yüce Allah tarafından Hz. Âdem’in cansız topraktan yaratılması inancına şaşırıyorlar.

20. “Cambaza bak” oyununda olduğu gibi insan ile maymun arasındaki bazı biyolojik benzerlikleri öne çıkartıp başta akıl ve irade olmak üzere insanla maymun arasındaki muazzam farklılığı gözlerden kaçırıyorlar. İnsanın bilincini ve konuşma özelliğini evrimle açıklayamayınca sıçramayla olduğu şeklinde evrim süreçlerine hiç uymayan bir gelişme uydurup ona tutunuyorlar ve buna da iman etmemizi bekliyorlar.

21. Evrim teorisinin türlerin gelişimi ile ilgili yegâne bilimsel teori olduğuna inanıyorlar ama türler arasındaki geçişlerin mekanizmasını tam olarak açıklayamıyorlar. Canlı varlıkların oluşum ve gelişiminin bilgi ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığına işaret eden yönleri de barındırdığını görmezden geliyorlar.

22. Hem evrimin gerçek olduğunu iddia ediyorlar hem de türlerin geçişi için Piltdown Adamı türü uyduruk kanıtlara ve sahtekârlıklara başvurulduğunu görmezden geliyorlar. Evrim teorisinin yanlışlanmaya açık bilimsel bir teori olduğunu unutup onu adeta dogmalaştırıyorlar. Teorinin spekülatif yönler barındırdığını ve ilerde bu konuda farklı yaklaşımlar geliştirilebileceğini göz ardı ediyorlar. Böylece bilimi de donuklaştırdıklarını fark edemiyorlar.

Bilmiyorlar Ama Kur’an Hakkında Konuşuyorlar

23. Hiçbir tercümenin Kur’an’ı tam yansıtamayacağını, her tercümenin Kur’an’ın yorumu olduğunu bilmiyorlar. Bu yargı, bir dilden başka bir dile yapılan bütün tercümeler için geçerlidir. Bu yüzden tercüme eserler akademik çalışmalarda ikinci el kaynak olarak görülür. Bu kimselerin çoğu Batı dillerinden çevrilen ikinci el kaynaklardan beslendikleri için her tercümenin birinci el kaynak olduğunu zannediyorlar.

24. Kurdukları basit tuzak ve çarpık düzenekleriyle Kur’an’ın ışığını perdeleyecekleri hevesine kapılıyorlar. Kafalarında oluşturdukları soru ve kurgularla Hz. Âdem’den beri gelen Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve en son Hz. Muhammed Mustafa tarafından bildirilen tevhit inancının yok olacağını zannediyorlar. Yok olması bir tarafa bu inancın daha güçlendiğini görüp geçmişte müşriklerin yaptığı gibi bir takım iftiralara baş vuruyorlar.

25. Sorduklarına ve yazdıklarına bakıldığında bilmedikleri konulara girdikleri görülüyor. Bilmek için en küçük bir çaba gösterdiklerine dair bir işaret de yok. Ama biliyormuş görüntüsü veriyorlar. Bu konuları bilen insanlar tarafından cehaletlerinin fark edildiğini / edileceğini düşünemiyorlar.

26. Bir türlü bilimle dinin farkını kavrayamıyorlar. Adeta kasaptan tel ve testere, nalburdan et ve köfte istiyorlar. Sözgelimi bilim suyun normal şartlar altında deniz seviyesinde 100 °C de kaynadığını tespit eder ve açıklar. Suyun, denizin ve normal şartların yaratılıp yaratılmadığını konusuna girmez. Var olandan hareket eder ve var olan bir gerçeği açıklar. Din ise, orada bulunan suyun, denizin, şartların Allah tarafından yaratıldığını ve ona şükran duyulması gerektiğini bildirir. Yani bilim var olandan yola çıkarak buluş ve saptamalarda bulunur; din ise var olan şeylerin yaratıcısını haber verir. Aslında ateistlerin yaptığı, bilimi din yerine ikame etmek ve dindarlardan rol kapmaya çalışmaktır.

Meallerden Aldıklarını Bile Çarpıtıyorlar

27. Kur’an’ın insan algısına ve faaliyetlerine uygun “dünyanın insanların ayakları altına dümdüz serilmesi” (Ra’d 13/3) anlamına gelen söylemini çarpıtıp eski milletlerin anladığı anlamda “tepsi gibi düz bir dünya” söylediğini ileri sürüyorlar. Dine ve dindarlara karşı kesin ve katı inançlı psikolojiden çıkamadıkları için bin yıldan fazladır birçok Müslüman âlimin dünyanın küre biçiminde olduğunu söylediklerini hatta bunu Kur’an’dan ayetlerle ispat yoluna gittiklerini bilmiyorlar. Okumadan ve öğrenmeden her nasılsa düşünce sahibi oluveriyorlar. Kapıldıkları sarhoşluk nedeniyle büyük bir cehalet boşluğuna düştüklerini fark edemiyorlar.

28. Kur’an’da gökler ve yer birlikte anıldığında bütün bir kâinatın kastedildiğini bilmiyorlar. Bu yüzden Rahman: 33. ayetinde Yüce Allah’ın “göklerin ve yerin sınırlarını aşıp geçemezsiniz ve onların dışına çıkamazsınız” ifadesinin kâinatın tamamının dışına çıkamazsınız anlamında olduğunu anlayamıyorlar. Ayette uzay geçmediği halde “Kur’an uzaya çıkamazsınız diyor” diye bir de iftira atıyorlar.

29. Bin yıldan fazladır Müslüman âlimlerin “ayın altında hangi kanunlar geçerliyse üstünde de o kanunlar geçerlidir” dediklerinden haberleri yok. Ayın altının fizik, üstünün metafizik olduğu ve cisimsel varlıkların aya ve onun üstüne çıkamayacağı düşüncesinin Aristoteles gibi bir kısım eski felsefecilerin görüşü olduğunu bilmiyorlar. Ayrıca Ortaçağ’da doğa filozoflarının güneş de dâhil ay üstü âlemi ezelî ilan ettiği bir dönemde Kur’an’ın, güneş ve diğer gezegenlerin başlangıcı ve sonu olan diğer sıradan varlıklar gibi yaratılmış olduklarını söylediğini de bilmiyorlar.

30. Kur’an “Güneşin sıradan bir yıldız olduğunu bilmiyor” diyorlar. Düşünmüyorlar ki, Kur’an bir astronomi kitabı değildir ki, güneşi bir yıldız olarak anlatsın. Kur’an, güneşi insana ve doğaya faydasına göre ele alır ve anlatır. Sözgelimi güneşin ışığı ve ısısı olmadan canlılık olamaz. Bu yönüyle güneş Allah’ın varlığına ve yaratma gücüne bir işarettir ve kullarına bir rahmettir. Çünkü güneş Allah’ın yarattığı diğer varlıklar gibi sıradan bir varlıktır. Fakat onlar bunu da anlayamıyorlar.

31. Fussilet Sûresi 9-12. ayetlerinde geçen evrenin yaratılışı anlatılırken insan algısına uygun bir sıralama verildiğini anlayamıyorlar. Kur’an’da geçen arzın sadece dünya; semanın ise kâinat olduğunu zannediyorlar. “Kur’an, dünyanın kâinattan önce yaratıldığını söylüyor” diye cehaletlerini ortaya koyuyorlar. Yanlış bulmaya odaklanıp Kur’an’ı anlama noktasında zerre kadar çaba içinde olmadıkları için “yer ve gökler” ifadesiyle tüm kâinatın kastedildiğini öğrenmeye çalışmıyorlar.

32. Yüzlerce yıldan beri Müslüman âlimler “ayın ışığını güneşten alarak yansıttığını” kitaplarında yazdıkları halde “Kur’an’ın ayın nur kaynağı olduğu ve ışığını güneşten yansıttığını bilmediği” çarpıtmasında bulunuyorlar. Müslüman âlimlerin Kur’an’a aykırı bir söz söylemeyeceğini düşünemiyorlar.

33. Enbiya: 33. ayetinde “O geceyi gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri kendi yörüngesinde gitmektedir” ifadesini Kur’an “güneş dünyanın etrafında dönüyor diyor” şeklinde çarpıtıyorlar. Güneşin dünyanın etrafında döndüğü düşüncesi Kur’an’a değil, yakın zamanlara kadar Batlamyus’a ait bir teoridir. Kepler Teorisiyle dünyanın güneşin etrafında döndüğü ispat edilmiştir. Allah’ın yaratıp insana bahşettiği akılla bilinebilecek bu gibi bilimsel keşiflerin, insanca ve dürüstçe yaşama kılavuzu olan Kur’an’da geçmesinin gerekli olmadığını bir türlü kavrayamıyorlar. Güneş, ay ve yıldızlar gibi yaratılmış sıradan varlıkların Kur’an’da geçmesinin Allah’ın yaratma gücüne işaret etmesi yönüyle olduğunu anlayamıyorlar.

34. Hz. Peygamber zamanında ayın ikiye yarıldığı veya kıyamette de yarılacağı mucizesini anlayamıyorlar veya inatlarından anlamak istemiyorlar. Mucizeler bir kere gerçekleştiği için zaten bilimin konusu olamazlar. Bilim rutin gerçekleşen yani süreklilik arz eden olaylarla ilgilenir. Öte yandan mucizelerin gerçekleşme imkanını gösteren bir çok olay kainat içinde görülmekte ve bilim adamları tarafından tespit olunmakta. Nitekim uzay bilginleri devasa gök taşlarının çarpması sonucu oluşacak yıkıcı sonuçları konuşmaktalar ve etrafındaki devasa yıldızları yutan kara deliklerden bahsedilmekteler. Büyük Patlama Teorisinin aynı zamanda dünyanın sonunu öngördüğünü yine bilim adamları ifade etmekteler. Öyleyse ayın ikiye yarılması mucizesi hiç de akla aykırı bir olay değil. Ama onlar bu gerçekleri ya göremiyorlar ya da görmezden geliyorlar.

Kur’an’ı Yanlış Konumlandırıyorlar

35. Kur’an, insan aklına hitap eden hayat rehberi ve doğru yol kılavuzu olarak gelmiştir. Ama onlar Kur’an’ı mealler üzerinden biyoloji, jeoloji, astronomi, fizik ve kimya bilgilerini bulabilecekleri bir kitap gibi okumaya kalkışıyorlar. Bu bilimleri ve içeriklerini Allah’ın verdiği akılla bileceklerini ve geliştireceklerini bilmiyorlar. Evrendeki hakikatleri kavraması için Yüce Allah insanlara akıl ve düşünme melekesi vermiştir. Peygamberlerin bildirdikleri, insanların yaratıcıları olan Allah’a nasıl teşekkür edecekleri ve nasıl bir hayat yaşayacakları bilgisidir. Bu açık farkı göremiyorlar.

36. Kur’an’ın bin dört yüz yıl önce getirdiği ve hala insanlığa ışık tutan hükümlerini alaya almaya kalkışıyorlar, ama insanın doğallığını beş paralık eden, binlerce yıl öncesinin fuhuş ve rezaletlerini savunuyorlar. Onlar geçmiş olanın demode olduğunu iddia ediyorlar; fakat yeni bir şey üretemedikleri için eski putperestlerin adetlerini ve alışkanlıklarını sahipleniyorlar. İçine düştükleri çelişkiyi de bir türlü göremiyorlar.

Kur’an’ı Coğrafya Kitabı Zannediyorlar

37. Kur’an’ı coğrafya kitabı zannediyorlar ve içinde “kutuplar yok” diye şaşırıyorlar. Kur’an’da ekvator da geçmez, paralel ve meridyenlerden de bahsedilmez. Çünkü Kur’an, bir coğrafya kitabı değildir. Kur’an’da dağlardan, denizlerden ve ovalardan bahsedilmesi insanın ne olduğunu bilmesi ile Allah’ın varlığını ve birliğini anlaması içindir. Ön yargılarından dolayı Kur’an’ı kafalarında nereye koyacaklarını şaşırmış durumdalar.

38. “Kur’an Kutuplarda namazdan bahsetmiyor” diyorlar. Kur’an,  özel  olarak  ekvatordaki  veya  farklı  kıtalardaki ve bölgelerdeki namazdan da bahsetmez. Bahsetmesi de gerekmez. Yüce Allah insana akıl vermiş, kutuplarda yemek öğünlerini ve uyku saatlerini ayarlayan insan, namaz vakitlerini ayarlar. Herhalde kutuplarda altı ay gündüz altı ay gece olunca insanlar, altı ay uyuyup altı ay uyanık duruyor zannediyorlar! Halbuki oradaki insanlar ihtiyaçlarına göre bir yeme-içme ve uyku planlaması yapıyorlar. Aynı şekilde namaz vakitlerini de en yakın bölgeye göre ayarlayabilirler. Ama onların akılları bu kadarcığına bile ermiyor.

Toplumun Kültür ve Değerlerine Düşmanca Yaklaşıyorlar

39. Kur’an’da geçen cin, melek ve iblis gibi görünmeyen varlıklarla ilgili yeterince bilgileri olmadığı ve 1400 yıllık muazzam Kur’an yorumu kültürüne yabancı oldukları için Kehf: 50. ve Bakara: 34. ayetlerinin tercümelerinden yola çıkarak Kur’an içinde çelişki yakaladıklarını sanıyorlar. Tercümeyi bile dikkatli okusalar, melekler ve iblis’ten farklı varlıklar olarak bahsedildiğini ve ayrıca Kehf: 50’de İblis’in cinlerden olduğunun ifade edildiğini fark ederlerdi. İslam düşüncesindeki iblis ise ilgili tartışmaların kelimelerin sözlük anlamı ve cümle yapısı üzerinden geliştiğini, bunun İslam toplumunda özgür bir tartışma ortamı oluşturduğunu ve bir yorum zenginliği meydana getirdiğini bilmedikleri için sanki Müslümanlar arasında bir kafa karışıklığı bulunduğunu zannediyorlar. Her şeyin kendi kafalarında kurguladıkları dar ve kısır dünyalarına göre olmasını istiyorlar.

40. Kur’an’ın evrenle ilgili açıklamasının insanın doğasına, yaşantısına, kültürel birikimine, aklına ve muhayyilesine hitap edecek bir üslupta olduğunu kavrayamıyorlar. Kuran’ın evrendeki her şeyi ayet saydığını, insanları evreni araştırmaya ve üzerinde düşünmeye çağırdığını görmezden geliyorlar. Ünlü bilim adamı Fuat Sezgin’in bir asra yakın süren çabalarıyla kurduğu İslam Bilim Müzesini lütfedip gezmiş olsalardı, Müslümanların tarih boyunca bilime ne ölçüde katkı sağladıklarını göreceklerdi. Müslümanların bilimde geri kalması Kur’an’a aykırı davranışları yüzündendir. Kur’an bütün insanlığa hem peygamberler aracılığı ile gönderdiği ilahî kanunlara hem de kâinata koyduğu doğal kanunlara eş zamanlı olarak uymaları gerektiğini bildirdiği halde, son yüzyıllarda Müslümanlar bu emre tam uymadıkları için geri kalmışlardır. Öte yandan onların, Kur’an’ın emirlerine uyduklarında dünyanın en ileri toplumları haline geldikleri de tarihsel bir gerçek olarak durmaktadır. Şu bir gerçek ki, Yüce Allah, dinine ve inancına bakmaksızın çalışana ve doğal şartlara göre hareket edene karşılığını vereceğini Kur’an’da bildiriyor. Ancak ahirette hem dünya hem de ahiret için çalışanlar kazanacaktır. (Bakara: 200-201; Necm: 34, Zilzal: 8) Dünya için çalışıp kazananların bütün yaptıkları dünyada kalacak, çünkü onlar sadece buradaki refah ve mutlulukları için çaba göstermişler, yaratıcıları olan Allah’ı ve onun isteklerini göz ardı etmişlerdir. Dünyada kurallara uymayanlar nasıl karşılık buluyorsa, öte dünyada da ilahî kurallara uymayanlar bunun karşılığını göreceklerdir. Ama onlar bunu düşünmek istemiyorlar.

41. Onlar içinde bulundukları toplumun tarihine, dinine, kültürüne, geleneklerine ve değerlerine karşı cahilliği aydın olmanın gereği zannediyorlar. Toplumun kutsallarına, değerlerine ve geleneklerine önem vermedikleri gibi, bunları aşağılamayı marifet sayıyorlar ve entelektüel olmanın aykırılıktan ibaret olduğunu zannediyorlar. Halka tepeden bakıyorlar ve onlara insan onurunu incitici yakıştırmalarda bulunuyorlar.

Çağdaşlığı Ahlaksızlığa Paravan Yapıyorlar

42. Çağdaşlığı paravan yaparak ağızlarını her açtıklarında, “1400 yıl öncesinin kanunları” diye, akılları sıra İslam’ı küçümsüyorlar; ama kendileri tarih boyunca hemen bütün dinlerin ve kültürlerin kınadığı binlerce yıl öncesinde yaşanmış Sodom ve Gomora fuhşunu “cinsel özgürlük” adı altında savunuyorlar.

43. Sodom ve Gomora fuhşunu Kur’an’ın lanetlemesini ve yasaklamasını, sanki insanlığın büyük bir değerinin yasaklanması gibi sunuyorlar. Bunun başta aile olmak üzere bütün insanlığın sonunu hazırlayan bir felaket getireceği bilincinden son derece uzaklar. Bencilce düşünmeleri adeta gözlerini kör, kulaklarını sağır ve beyinlerini işlevsiz kılmış vaziyette. Bu durumları, insanlığın nasıl bir kötü sona gittiğini görmelerine engel oluyor. Batı ülkelerinde nüfus azalması ve buna bağlı olarak artan yaşlı nüfus sorununun, bu gibi ölçüsüz cinsel özgürlüklerden kaynaklandığını bir türlü göremiyorlar.

44  Homoseksüellik ve zina gibi gayrimeşru ilişkileri zihinlerinde normalleştirdikleri için Kur’an’ın Nur: 11-15. ayetlerinde Hz. Aişe’nin şahsında kadınların namusunu korumasını ve namusa iftira atanları kınamasını anlayamıyorlar. Ahlakı sadece taciz ve tecavüze indirgiyorlar. Hâlbuki zina ve homoseksüellik en uç ahlaksızlık olması dolayısıyla İslam’da ve bütün dinlerde büyük günah sayılmış ve yasaklanmıştır. Ancak onlar bu tür ahlaksızlığa götüren diğer fiilleri de kendilerince sakıncalı görmedikleri için taciz ve tecavüz gibi son derece çirkin ahlaksızlıkların arttığını ve bunların bir türlü önlenemediğini göremiyorlar.

Kadın Konusunda İftira Üretiyorlar

45. Nisa: 23. ayetinde yasaklanan evlilikler çerçevesinde sadece halalar ve teyzelerden bahsedildiğini, yoksa bunların çocuklarının evlilikte zaten helal olduğunu, Ahzab 50’de ise Hz. Peygamber’e ve başkalarına da evlenilmesi helal olan halakızı ve teyzekızından bahsedildiği ve arada bir çelişkinin olmadığını göremiyorlar. Öte yandan Ahzab: 50. ayetinde Hz. Peygamber’in amca kızı, hala kızı, dayı kızıyla evliliğine izin verilmesinin sadece peygambere tanınmış hak olduğunu iddia ediyorlar ve bunu “ensest ilişki” diyerek çarpıtıyorlar. Kendi toplumlarına yabancılaştıkları için hala kızı, teyze kızı ve amca kızıyla evliliğin herkese helal olduğundan ve ülkemizde bu türden birçok evlilik bulunduğundan haberleri yok. Akılları o kadar körelmiş ki, bu tür meşru evlilik yapanlara hakaret ettiklerinin bile farkına varamıyorlar. Öte yandan bu tür evliliklerin sadece İslam hukukunda değil, çağdaş hukukta da meşru olduğunu ve asla ensest ilişki sayılmadığını da bilmiyorlar.

46. Kur’an’ın kadını tarlaya yani ürün veren toprağa benzetmesini anlayamıyorlar.  Anlaşılan benzetme sanatını bilmiyorlar. Sanatı bilmedikleri için verilen örnekteki benzetme yönünü de tespit edemiyorlar. Hâlbuki bu benzetmede kadının doğurganlık ve annelik yönüne dikkat çekilmektedir. Nitekim kadın, çocuk doğurarak insanlığın devamını; toprak ise ürün vererek hayatın sürmesini sağlar. Körelttiklerinden dolayı olsa gerek buna dahi akılları ermiyor.

47. Yaşadıkları toplumun kültürüne yabancılaşmayı marifet saydıkları için toprağın ana gibi görüldüğünü bu yüzden “toprak ana” deyiminin, başta Anadolu kültürü olmak üzere belli başlı birçok dilde ve kültürde olduğunu bilmiyorlar.

48. Bir taraftan kadın haklarından söz ediyorlar, öte yandan kadınlara ve yetimlere zulüm sisteminin en katı savunucularından olan Ebu Leheb gibi müşriklerin Kur’an’da kınanmasını eleştiriyorlar. Biraz dünya tarihi ve dinler tarihi malumatları olsa İslam’ın kadına ve özellikle de yetim çocuklara ne kadar değer verdiğini görebilirlerdi. Yüzeysel bile olsa karşılaştırmalı okuma yapabilseler, İslam’ın geldiği dönemde sadece Mekkeli müşriklerde değil, diğer din ve kültürlerde kadın ve yetim çocuklara nasıl acımasız davranıldığını görebilirler. Tarafsız ve önyargısız inceleseler İslam’ın bu mağduriyeti gidermek için getirdiği hukuk düzeninin kendi içinde adil ve hakkaniyetli olduğunu görürler. Ancak seçmeci bir yaklaşımla İslâm hukukunun modern hukukla karşılaştırılması bilimsel olmaktan çok, bağnazca ve önyargılı yaklaşımdır. Bir hukuk sistemi kendi bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde ancak doğru ve hakkaniyetli bir yaklaşım sergilenmiş olur. Öyle görünüyor ki, kimi ateistler bu gerçeklerin de farkında değiller.

49. Kur’an’ın giyim konusundaki düzenlemelerini anlayamıyorlar ve örtüyü özgürlük karşıtı bir giyim tarzı olarak lanse ediyorlar. Hâlbuki belki de asıl örtünmek özgürlüktür. Nitekim pencerelere perde takılması evde özgürce hareket etmek içindir. O yüzden eve girildiğinde ilk iş perde takmak veya var olan perdeyi örtmek olur. Öte yandan her kültür ve medeniyet insanın üç temel ihtiyacı olan yeme-içme, giyinme ve barınmayı karşılama esası ve önceliği üzerine kurulur. İnsanoğlu refaha erdikçe ve medenileştikçe zengin bir giyim kültürü ortaya koymuştur. Günümüzde ise bazı çevreler çağdaşlık adına refahtan ve medeniyetten uzak toplumların hayatını özenti haline getiriyorlar. O özendikleri topluluklar da tam tersine doğal insanî duygularının sevkiyle iyi giyinmenin ve örtünmenin derdinde ve peşindeler. Nitekim çağdaş tek tipçi dayatma öncesinde her kültür ve dinde örtünme bir medeniyet ölçüsüydü. Her toplumun ve inanç grubunun kendine özgü renkli ve zengin bir giyim kültürü vardı. Modernite, tek tipçi dayatmayla bu kültürü yozlaştırdı; antika haline dönüştürdü ve neredeyse yok etti. Doğanın tahrip edilip yok edilmesine göz yumanlar bunlara da göz yumuyorlar.

50. Kur’an’ın kadın ve erkeği bir bütün olarak gördüğü gerçeğini kavrayamıyorlar. “Kur’an’da kadına hitap yok” diye iftira atıyorlar. Hâlbuki Kur’an’da Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya birlikte hitap edildiğini, birçok ayette “mümin erkekler ve mümin kadınlar” denildiğini bilmedikleri gibi “Erkek olsun kadın olsun sizden hiç kimsenin emeğini boşa çıkarmayacağım. Sizler birbirinizden meydana gelmesiniz yani kadın olmadan erkek ve erkek olmadan kadın olmaz” (Al-i İmran: 195.) gibi ayetleri görmezden geliyorlar. Öte yandan Kur’an’da hitap genel itibariyle eril (maskulin) kalıpla kullanılır. Bu da Kur’an’ın indiği dilin doğası gereğidir. Ayrıca dilde kadın erkek (feminin-maskulin) ayrımı sadece Arapça'da değil, birçok dilde var olan bir gerçektir. Bu tür dillerde erkek kalıbında hitap kadınları da kapsayacak şekilde kullanılır. Onların bu mantığıyla hareket edildiğinde inkârcı, haksız, zalim ve gaddar kadınların cehenneme girmeyeceği bile söylenebilir. Hâlbuki namaz, oruç, zekât gibi tüm ibadetler ve uzak durulması istenen yasaklar, kadın-erkek tüm inananlar için geçerlidir. Onlar bu gerçeği de bilmiyorlar.

Bilmedikleri Konularda Fikir Yürütüyorlar

51. Kur’an’ın Arapça aslını ve eşsiz edebiyat üslubunu bilip kavrayamadıkları için tercümelerden üstün körü derledikleri bir takım çelişkili gibi görünen ve bir kısmı müteşâbih türü bazı ifadeleri hata olarak sunuyorlar. Bilme ve öğrenme noktasında hiçbir çaba göstermedikleri gibi, bir de biliyor görüntüsü veriyorlar.

52. Ahzab: 56. ayetinden yola çıkarak bir yerde “Allah Muhammed’e salat ediyor” diyorlar, bir başka yerde “Muhammed tanrılaştırılıyor” diyorlar. Salat kelimesinin hangi bağlamda ne anlama geldiğini bilmediklerinden her yerde namaz olduğunu zannediyorlar. Herhalde Allah’ın peygambere salatını, ona namaz kılması (!?) gibi anlıyorlar. İçinde bulundukları toplumun kültür ve değerlerine bu kadar yabancılaşınca Kur’an’da salat kavramının Allah’a nispetle kullanıldığında rahmet ve bağışlama, meleklere nispetle kullanıldığında dua, Hz. Peygamber’e nispetle kullanıldığında dua ve bağışlama talebi, müminlere nispetle kullanıldığında dua ve namaz kılmak anlamında olduğunu bilemiyorlar. Görüldüğü gibi salat kelimesinin namaz anlamı sadece insanlar için kullanıldığındadır. Bu gibi konuların Kur’an ilimlerinde vucûh ve nezâir başlığı altında ele alındığını, bunun da bir ilim türü olduğunu ve buna benzer Kur’an’da onlarca örnek bulunduğunu da bilmiyorlar.

53. Alak Suresinde Ebu Cehil’e düello teklif ediliyor gibi anlamsız bir iftiraya imza atıyorlar. Orada, şayet Ebu Cehil kâfirliğinden vaz geçmezse cehennemde nasıl bir cezaya çarptırılacağının anlatıldığını kavrayamıyorlar. Kendileri öte dünyayı yok saydıkları için gerçekte de yok olduğunu zannediyorlar. Din düşmanlığı yapanların akıbetlerinin Ebu Cehil gibi olacağını düşünmek istemiyorlar.

54. İçinde  bulundukları  toplumun  değerlerine  körleştikleri için bazı kimselerin Amentü metnini Kur’an suresi zannetmesi gibi bunlar da içinde Tebbet Sûresinin bulunduğu Kur’an’ın son on suresini namaz suresi olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki Kur’an’ın tamamı namazda okunabilir. Fakat halkımız, kolaylarına geldiğinden genellikle son on sureyi ezberleyip namazda okudukları için bir yanlış kullanım olarak o sureler namaz sureleri olarak adlandırılır. İslam konusundaki bilgisizlikleri ve öğrenmeye karşı direnmeleri onları bu tür yanlışlara götürmektedir. Dürüst ve samimi olsalardı, herhangi bir cami imamı veya müezzininden bu gerçeği öğrenebilirlerdi. Ama onlar yanlış bulmaya odaklandıkları için bu kadarcık dürüst davranmayı bile akıllarına getiremiyorlar.

55. Ayetlerin bağlamlarını bilmedikleri için, Allah, “bir yerde peygamberler eşittir, bir başka yerde değildir” diyor diye Kur’an’da  çelişki  bulduklarını  zannediyorlar.  Hâlbuki Kur’an, bütün peygamberlerin peygamberlikte eşit olduğunu, ama kendilerine verilen bazı özellikler bakımından aralarında farklılıkların bulunduğunu bildirir. Bunu ilkokul düzeyinde din bilgisi almış olan kişiler dahi bilir. Fakat onlar bunu dahi bilmezden geliyorlar.

56. “Kur’an namazın  nasıl  kılınacağını  anlatmıyor”  diyorlar. Kur’an, her türlü ayrıntıyı ve uygulamayı anlatan bir kitap değildir. Eğer öyle olsaydı, Hz. Muhammed Mustafa’nın peygamber olarak görevlendirilmesine gerek kalmazdı. Onun peygamber olarak görevi, Kur’an’da yer almayan ayrıntıları bildirmek ve uygulamaları göstermek içindir. Yüce Allah Kur’an’da namazın kılınması gerektiğini bildirir; Hz. Peygamber de bunun nasıl yapılması gerektiğini uygulayarak gösterir ve öğretir. Yani Yüce Allah kitabı bir öğretmenle birlikte gönderir. Nitekim eğitimde asıl olan da, kitapla birlikte öğretmen  değil midir? Buna göre Kur’an’ı getiren, açıklayan ve uygulayan Hz. Peygamber, namazı uygulayarak öğretmiştir. Ama onlar bu kadarcık bir gerçeği dahi ya bilmiyorlar ya da saptırıyorlar.

57. Lat, Menat ve Uzza putlarının gerçek tanrı olmadığını ifade eden ayetleri (Necm: 19-20) “Kur’an putları övüyor” şeklinde akıl almaz bir çarpıtmaya uğratıyorlar. Her şeye tersinden baktıkları ve yaklaştıkları için adeta hakikate takla attırıyorlar.

58. Kur’an’da ortaya konulan hükümlerin sistem bütünlüğü içinde tutarlı ve adaleti sağlayıcı olduğunu kavrayamadıklarından, sistem içinden tek tek parçaları alıp oradan eşitsizlik ve adaletsizlik çıkartmaya çalışıyorlar. Bir sistemin bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği hususundaki bilimsel yaklaşım ve dürüstlüğe son derece uzak düştüklerini fark edemiyorlar.

Vatan, Namus ve Kutsal Değer Kaygıları Bulunmuyor

59. Bir Müslümanın dini, ırzı, namusu ve vatanı tehlikeye düştüğünde savaşmaktan kaçmayacağını bilmiyorlar. “Kur’an savaşa teşvik ediyor”, diyerek onda hata bulduklarını zannediyorlar. Kur’an’ı getiren ve açıklayan Hz. Peygamber’in “Savaş istemeyin ama şayet kaçınılmaz olduysa yani saldırıya uğradıysanız sakın savaştan kaçmayın” (Müslim “Cihad” 20) sözünü bilmiyorlar. Kur’an’daki savaşla ilgili ayetlerin bu hadiste çizilen çerçevede olduğunu anlayamıyorlar. İslam, isminin köken anlamında olduğu üzere barış dinidir. Barış asıldır, savaş geçici bir çözümdür. Bu, bir insanın hastalandığında tedavi olması veya ameliyat olması gibidir. Bir saldırı veya kuşatma durumunda şayet tek seçenek ve çözüm savaş ise Müslüman, vatanının bağımsızlığı ve milletinin özgürlüğü için ölümü göze alarak savaşmaktan kaçınmaz. Müslüman, savaşa ölmek veya öldürmek için değil, özgürce ve değerleri çerçevesinde yaşamayı teminat altına almak için gider. İslam devletler hukukuna göre sivile, kadına, çocuğa, yaralıya, din adamlarına ve benzerlerine dokunulmaz. İslam’a bu şekilde saldıran ateistler, kendilerine benzer ateist olan Stalin gibilerinin işledikleri cinayetleri ve savaş suçlarını görmezden gelirler.

60. Vatan, namus, bağımsızlık ve kutsal değerler uğruna savaşmanın ne demek olduğunu kavrayamıyorlar. Müslümanın kendini ve değerlerini savunmayı terk etmesini, başkasına bağımlı hatta köle olmasını; kişiliksiz ve silik bir hayatı kabullenmesini istiyorlar. Milli duruşu ve ulusal bağımsızlığı bir tarafa bırakıp “dünya vatandaşlığı” adı altında emperyalizmin, kapitalizmin veya hegemonik güçlerin iktidarlarına teslimiyeti özendiriyorlar.

61. İslam’ı savaşçı bir din gibi göstermeye çalışanlar, ateizm temelli bir takım hareketlerin ortaya koydukları terör eylemlerini özgürlük savaşı gibi lanse ederken, kendilerini dinle irtibatlı gösteren bir takım aşırı grupların terör faaliyetlerine, Batılı ağababaları gibi dinci veya İslamcı terör yaftası yapıştırıyorlar.

Dini Bilmiyorlar Ama Eleştiriyorlar

62. Evrende iyi veya kötü ne varsa her şeyi Allah’ın yarattığını; ama insan bakımından kötü olan işlerin insanın iradesiyle kazanıldığını bilmiyorlar. Dinde insan özgürlüğünün ne demek olduğunu anlamak yerine kıyıdan köşeden devşirdikleri bir takım bilgilerle 1400 yıllık bir mirası eleştirerek yok edeceklerini sanıyorlar. Allah insanı yaratmış ve ona özgür bir alan tanımıştır; özgürlüğünü iyi, doğru ve dürüstçe kullanması için ona yol göstermiş ve belli ilkeler koymuştur. Kişi eğer bu ilkelere uymaz, gösterilen yolun tersine giderse, tıpkı trafik kurallarına uymayan kimseler gibi sonuçlarına katlanır. Böyle bir duruma düşen kişi trafik kurallarını veya kuralları koyanları suçlayamaz. Ama ateistler kendi yanlışlarına bakmak ve onları düzeltmeye çalışmak yerine, gösterilen yolu ve konulan kuralları eleştirmeyi ve hatta suçlamayı tercih ediyorlar.

63  Allah’ın hidayet vermesindeki hikmeti kavrayamıyorlar. “Kur’an’da Allah’ın bazı insanlara hidayet vermediği ve onları yakacağı söyleniyor”, diyorlar. Hâlbuki Allah’ın hidayeti kulun istemesine bağlıdır. Kur’an’da “Biz gidilecek yolu gösterdik, artık dileyen inanır dileyen inkâr eder” (İnsan: 3) diyen açık hükmü görmezden geliyorlar. Aslında onlar dünyada yapılan her şeyin gelecekte bir bedelinin olacağını çok iyi biliyorlar; ama yaptıkları inkârın yanlarına kâr kalmasını ve bundan hesaba çekilmemelerini istiyorlar.

64. Hayatın sadece bu dünyayla sınırlı olmasını arzu ediyorlar. Herkesin yaptığının kendi yanına kâr kalmasını ve Yüce Allah’ın kâfirlere, müşriklere, din ve insanlık düşmanlarına hesap sormamasını istiyorlar. Ahireti inkâr ederek, yokluğu varlığa tercih ediyorlar. Dünyadan sonra hayat yoktur; ahiret inancı boştur, derken sanki bir şeyleri gizlemek ve bir şeyleri kaçırmak gibi bir telaş ve endişe içindeler.

65. Dünyanın sürekli bir uğraş ve mücadele alanı olduğunu, bu yüzden iyi ya da kötü her yapılanın dünyada tam olarak karşılığını bulamadığını, herkesin yaptığının karşılığını tam olarak alacağı bir günün olması gerektiğini düşünemiyorlar. Ahiret iyi kimseler için nimete erme ve kurtuluş yeri; kötüler içinse adaletin yerini bulacağı, yani bu dünyada yapılan zulümler, katliamlar, adam kayırmalar, sahtekârlıklar gibi birçok suçun cezasının tam olarak karşılığını bulacağı, mağdur ve mazlumların uğradıkları haksızlıkların giderileceği bir yerdir. Orada kimseye zulmedilmez ve kimsenin yaptığı da yanına kâr kalmaz. Sanki ateistler ahiret olmasın, derken bütün suçların ve kötülüklerin karşılıklarının olmamasını ve herkesin bu dünyada yaptığının yanına kalmasını istiyorlar.

66. Ahirette kötülere, sahtekârlara, zalimlere ve gaddarlara ceza verilmesinin bu dünyada caydırıcılık vazifesi gördüğünü anlayamıyorlar. Ahireti inkârlarının dünyadaki kötülükleri teşvik edici olduğunu göremiyorlar. Allah ve ahiret inancının en önemli etkisi caydırıcılık özelliğidir. Sürekli kötülük yapan zalimler ve gaddarlarda bu inanç ya hiç yoktur ya da zayıftır. Yahut da bu kişiler, Kur’an’da geçtiği gibi “Kıyametin kopacağını hiç sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki orada bunun yerine daha iyisini bulurum.” (Kehf: 36) diyen gafil ve ahmaklardandır. Ateistler ahireti inkâr etmekle, işte bu gibi gafillerin ve ahmakların yanında yer aldıklarını göremiyorlar.

Cinsel Özgürlük Adına Aileyi Tahrip Ediyorlar

67. Cinsel  özgürlük  ve  feminizm  adı  altında  hem  erkeğin hem de kadının doğallığını bozmak suretiyle annelik ve aile değerlerini tahrip ediyorlar. Fuhşun ve diğer cinsel sapkınlıkların aile birliğini bozan ve bulaşıcı hastalıkların artmasına neden olan yönlerini göremiyorlar.

68. Kadın ve erkek arasında bir dayanışma ortamı oluşturacak ve çocuk sahibi olarak insanlığın devamını sağlayacak evlilik kurumunu, iki kişinin cinsel haz birlikteliğine indirgiyorlar. Erkek erkeğe ve kadın kadına birlikteliklere hukukî kılıf bulmaya çalışıyorlar.

69. “Kur’an cenneti sadece erkeklere özgü bir harem gibi anlatıyor” diye iftira atıyorlar. Kadınların da cennete girecekleri ve orada mümin erkekler hangi nimete kavuşacaklarsa, mümin kadınların da aynı nimete kavuşacakları açıkça anlatılmaktadır. Ayette “Erkek olsun kadın olsun kim bir mümin olarak güzel, faydalı ve dürüstçe işler yaparsa kesinlikle ona çok hoş bir hayat yaşatacağız. Böyle davrananlara yaptıklarının karşılıklarını kat kat ve yaptıklarından daha güzeliyle vereceğiz” buyrulmaktadır. (Nahl: 97) Somut örnek olarak inkârcı olan Firavun, adaletin gereği olarak cezasını çekmek için cehenneme atılacakken, onun bir mümin olan eşine cennette köşk verilecektir. Aynı güzel karşılık namusunu koruyan Hz. Meryem için de geçerlidir. (Tahrim: 10-12) Ayrıca aynı yerde, peygamber karısı dahi olsa inkârcı ve kötü işler yaptıklarından dolayı Hz. Nuh’un ve Hz. Lût’un eşleri gibi olanların cehenneme atılacakları belirtilmektedir. Demek ki, Kur’an’da kişinin değeri cinsiyetine göre değil, inancına ve yaptığı güzel işlere göredir. Ama onlar bütün bunları bilmek istemiyorlar ve Firavunun yanında olmayı tercih ediyorlar.

Köleliği Eleştiriyorlar Ama Çağdaş Kölelikleri Görmezden Geliyorlar

70. Geçmişte her toplum ve hukuk sisteminde bulunan köleliği sadece İslam’da varmış gibi gösteriyorlar; ama çağdaş dünyadaki kadınları ve hatta çocukları bir ticaret ve eğlence malzemesi olarak kullanan kölelik düzeni konusunda çözüm getirici bir fikir üretemiyorlar. Köleliğin dünyada kaldırılış sürecine bakarsak, Osmanlı Devleti’nde İstanbul Köle Pazarı 1847’de kaldırıldı; 1854’de Karadeniz tarafından, 1857’de ise Afrika tarafından yapılan köle ticareti yasaklandı ve nihayet 1891 tarihinde kölelik tümüyle kaldırıldı. Amerika’da ise kölelik 1862’de kaldırıldı. Ama çağdaş dünyada hâlâ renge ve etnik kökene göre ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı son hızıyla devam etmekte. Öte yandan kölelikten kurtulma imkanı getiren ve gönüllü köleliği kaldırma uygulamasını ilk başlatanların başında Müslümanlar gelmektedir. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ndeki “Köle” maddesi önyargılı ve bağnazca olmamak kaydıyla okunsa bütün bu gerçekler görülebilir. Ama onlar sadece eleştiriyorlar, kölelik konusunda ne tarihî ne de güncel hiçbir bilgileri bulunmuyor. Dolayısıyla çözümleri de olmuyor.

71. Başta ateist Çin olmak üzere ateist çevrelerce köleleştirilen işçi sınıfının varlığına yönelik bir açıklama getiremiyorlar. Ateist Çin ne işçilerin kötü çalışma şartlarını ne de ücretlerini iyileştiriyor. Kapitalist Batı, zavallı işçilerin alın teri ve kanları üzerinden ateist Çin yönetimi sayesinde servetlerine servet katıyorlar. Bu gerçeği görmek her nedense ateistlerin işlerine gelmiyor.

72. Hint inanışlarından aktarma meditasyon yoluyla ruhun dinleneceğine inanıyorlar da, İslam’ın namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerini gereksiz ve yararsız görüyorlar.

Hint inançları eğer insanlığa bir yarar sağlasaydı önce kendilerine yarar sağlardı. Hint dünyasında insanları ailelerine ve sınıflarına göre ayrıma tabi tutan kast sistemi ancak Müslümanların oraya gelmesiyle bir ölçüde hafiflemiştir. Birçok Hindu, Müslüman olmak suretiyle bu kötü ayrımcılıktan kurtulabilmiştir. Hâlâ bu çağda Hint yönetimi Hindular arasında kast sistemini kaldırabilmiş değildir. Hareketsizliği marifet gibi dünyaya pazarlayan modern ruhçuların kuvvet bulması biraz da ateistlerin insanların manevi ve ruhi taraflarını hırpalamaları yüzündendir. Ama onlar bu gerçeği de göremiyorlar.

73. Yaşları ilerleyip ölüme yaklaştıkça dine sığınan ateistleri küçümsüyorlar, ama aynı akıbetin gelecekte kendilerinin de başına geleceği endişesinden bir türlü kurtulamıyorlar. İnsandaki ebediyet duygusunu görmezden geliyorlar ya da onu körleştirmeye çalışıyorlar. İnsanları üç günlük dünya hayatıyla sınırlıyorlar. Yaşlananlara da en iyi tavsiyeleri çağdaş denilen dünyanın intihar yöntemi olan ötenazi. Ateistlerin bu bencil anlayışı içerisinde ne çocuk yapmanın ne de yaşlılığın bir kıymeti var. Bu yüzden neredeyse bütün dünyada nüfus artışı durma noktasına gelmiş ve yaşlı nüfus oranı son derece artmış durumda. Covid 19 kaynaklı salgın hastalık günlerinde çağdaş denilen dünyada yaşlı insanlara nasıl muamele edildiği görüldü. Aynı şekilde, onların kadın haklarını ve hayvan haklarını gündeme getirmeleri de bir fantezi olup, kendilerini kandırma ve gösterişten ibaret. Suriyeli kadın ve çocuklar hakkındaki duyarsızlıkları samimiyetsizliklerinin en çarpıcı göstergesi.

74. Kapitalizmin sömürü şirketlerine mazlumların emeklerini peşkeş çeken ateist Çin yönetiminin kölelik sisteminden farkı nedir? Halkını dünyaya kapatan ve onlara köle muamelesi yapan ateist Kuzey Kore yönetimi hakkında bir şeyler söyledikleri ve bir çözüm önerdikleri görülmüyor.

Kötülük Konusunda Hiçbir Çözümleri Yok

75. Hep kötülükten şikâyet ediyorlar, ama kötülüğün nasıl ortadan kaldırılacağına dair uygulanabilir bir çözüm sunamıyorlar. Mağdurların haklarını savunma konusunda laf üretmekten ve slogan atmaktan öte bir eylemleri görülmüyor. Hayatı bu dünyayla sınırlı görüyorlar ve böylece yapılan kötülüklerin zalimlerin yanına kâr kalmasını kabullenmiş oluyorlar.

76. Dünyada zulüm gören ve kötülüğe maruz kalanlarla ilgili, en azından dindarların öte dünyada bir hesaplaşma umudu var. Bunların ise mazlumların ahının nasıl alınacağına dair hiçbir fikirleri bulunmuyor. İnsanı bu dünya ile sınırlı görmenin işlenen kötülüklerin üstünü örtmek olduğunu anlayamıyorlar.

77. Dindarlara bir türlü konum biçemiyorlar. Ya hatasız melek olmalarını istiyorlar ya da kafalarında onlarla ilgili şeytan imajı üretiyorlar. Müşriklerin Hz. Peygamber’den dağları altın yapmasını veya yanında bir melekle dolaşmasını istemeleri gibi, ateistler de insanı insan olarak kabullenemiyorlar. Sürekli “uçtu kaçtı” edebiyatı yapan, hırsına kapılmış, dünyalık peşinde koşan, bir cübbe bir sarıkla ermiş olacağını zanneden kimi zayıf karakterli kişiler üzerinden bir dindar imajı kuruyorlar.

78. Din ile dindar arasındaki farkı kavrayamıyorlar. Kötülük yapanlara yönelik sesleri cılız, ama dindarların en küçük hatalarında vaveylaya başlıyorlar. Dine yönelik kin ve nefretleri, onlarda sürekli dindarlarda hata bulma psikolojisi oluşturmuş durumda. Bazı dindarlarda gördükleri ahlaksızlıkları, bireysel olmaktan çıkarıp bütün bir dine ve dindarlara mâl ediyorlar. Dindar bireylerin her yaptığını din zannediyorlar veya öyle sunmak işlerine geliyor. Görmüyorlar ki, her dinin müntesibi neticede insandır.

İnsan olması hasebiyle hatalarının ve günahlarının olması kaçınılmazdır. Eğer dine girmekle bütün hata ve kusurlarından sıyrılmış olunsa, dinlerin haram ve yasaklarının olmaması gerekir. Haramlar ve yasaklar işte bu hataları ve günahları önlemeye ve düzeltmeye yöneliktir. Din kendiliğinden kişileri iyi ve dürüst yapmaz; kişiler akıllarıyla ve iradeleriyle dinin emir ve yasaklarına uydukları takdirde dürüst ve iyi kişiler olabilirler. Din sadece yol gösterir; yolda gitmek, hedefe odaklanmak, zararsız ve hasarsız yolculuk yapmak tamamıyla kişilerin kendi ellerindedir. Ama ateistler bu gerçekleri de bir türlü göremiyorlar veya görmek istemiyorlar.

Diktatörler Ateist Olunca Sesleri Çıkmıyor

79. Stalin ve Mussolini gibi ateist ve Hitler gibi din düşmanları yüzünden 2. Dünya savaşında yetmiş milyondan fazla insanın katledilmesini ve doğanın tahrip edilmesini hiç konuşmuyorlar.

80. Ateist ve komünist ülkelerin neredeyse tamamının neden baskıcı birer diktatörlüğe dönüştüğünü izah edemiyorlar. Dinin ve tevhit inancının kula kulluğu yasakladığını, özgür iradeyi onayladığını ve adalet duygusunu evrensel hale getirdiğini göremiyorlar.

81. Ateist ve komünist ülkelerin yönetimlerinin babadan oğula geçen bir saltanata niçin dönüştüğünü açıklayamıyorlar da İslam tarihindeki saltanatları eleştiri konusu yapıyorlar. Hâlbuki İslam tarihindeki ideal uygulama, ilk dört halifede olduğu gibi seçimle iş başına gelinmesidir. Bu gerçeği nedense görmezden geliyorlar.

82. Bir ateist tecrübe olan Sovyetler Birliği’nin (SSCB) geride büyük bir insanlık sefaleti bırakarak çöküp gitmesinin ötesinde insanlığa hangi erdemi ve adaleti  getirdiğini açıklayamıyorlar.

83. Demokrasiyi dillerinden düşürmüyorlar, ama dindar olmayan darbecileri halkın oylarıyla seçilmiş dindar yöneticilere tercih ediyorlar. Her nedense tüm zamanlarda bir zorbalık olan darbe çığırtkanlıkları ateist ve laik çevrelerden geliyor.

84. Bir köpek öldüğünde dünyayı ayağa kaldırıyorlar, ama yüzlerce çocuk ve kadının öldürülmesine, seks kölesi haline getirilmesine, organ mafyalarınca kaçırılmasına yönelik uygulanabilir bir çözüm üretemiyorlar. Öte yandan susuzluktan ölmekte olan bir köpeğe su vererek yaşatan kişinin cennete gireceğini müjdeleyen İslam Peygamberi’ne dil uzatmaktan da çekinmiyorlar.

85. Savaşların acımasızlığının çaresiz mağdurları olan zavallı yavrucaklar, kadınlar ve yaşlılar her nedense yeterince gündemlerine gelmiyor. “Suriyeliler gelmesin” kampanyası açanlara karşı sessiz kalmanın veya açılan kampanyaya destek vermenin ötesinde hiç bir eylemleri görülmüyor.

86. Dindarlığı azalttıkça dünyanın daha iyiye gideceğini sanıyorlardı. Ama dünyanın daha kötüye gittiğini göremiyorlar. Dünyanın en kanlı savaşı olan II. Dünya Savaşı’nın aktörleri ya ateist ya da dindar olmayan ve dini bir amaçla hareket etmeyen kişilerdi. Demek ki, dindarlık azaldığında veya dinler devre dışı bırakıldığında insanlık daha iyiye gitmiyormuş. Hâlbuki insanlığın iyiye gitmesi, huzur ve mutluluğu yakalaması tamamıyla Allah’ın kendilerine verdiği akıl ve iradeyi doğru kullanmalarına bağlıdır. Kur’an bunu söylemiş, Hz. Peygamber bunu göstermiştir. Ama onların dine olan önyargıları bu gerçeği görmelerine engel oluyor.

87. Kurdukları bütün ideolojiler başarısız oldukça hırçınlaşıyorlar. Dinin insanlık tarihinin tüm safhalarında bulunduğunu, insanlığa önemli katkılar sağladığını ve günümüzde de yükselen değer olduğunu okuyamıyorlar.

Tanrı’dan Uzaklaştıkça Doğayı Bozduklarını Göremiyorlar

88. Ateist ve deist çevreler yirminci yüzyılın başında dünyanın bozulması imkânsız makine olduğunu savunuyorlardı. Şimdi ise doğa bozuluyor, canlı türleri tükeniyor, koca koca denizler kirleniyor, atmosfer deliniyor, ileri sürülen hiçbir çözüm bu kötü gidişatı durduramıyor.

89. Doğadaki dengenin bozulmasının en büyük sebebinin, Tanrı’yı hayatından çıkaran insanın haz tutkusundan ve doyumsuzluğundan kaynaklandığını göremiyorlar.

90. Göremedikleri için Tanrı’ya inanmıyorlar, ama “dinlerin bir gün sonu gelecek” türü, asla göremeyecekleri ütopyaya inanıyorlar.

91. Dindarlar yeşili seviyor diye bir renge bile düşman oluyorlar; yeşil sermaye ve yeşil pop gibi garabet isimler uyduruyorlar. Buna karşın Avrupa’da Yeşiller Partisi kurulunca birden yeşil dostu kesiliyorlar. Avrupa’nın nasıl yeşili ve doğayı koruduğunu ballandıra ballandıra anlatıyorlar; ama bu yapay güzelliği, onların sanayilerini gelişmemiş uzak doğu insanlarının sırtlarına yükleyerek elde ettiklerini göremiyorlar.

92. Tabiata hükmedeceklerini zannediyorlardı. Bilimin her zorluğun üstesinden geleceği, her türlü tehlikeyi bertaraf edeceği ve her kötülüğü yok edeceği dogmatik uykusuna dalmışlarken, ortaya çıkan basit virüslerle baş etmekten aciz kaldıklarını gördükleri halde uyanıp gerçeği görmeye bir türlü yanaşmıyorlar.

93. Doğa ile dost olmayı ve doğal dengeyi gözetmeyi bir türlü beceremiyorlar. Ya hayvanı korurken insanı ya da bitkiyi korurken hayvanı ihmal ve imha ediyorlar. İnsanıyla, hayvanıyla, bitkisiyle hatta cansız varlıklarıyla doğanın bir bütün olduğunu ve bu bütünün her bir parçasını korumadan bütünü korumanın imkânsız olduğu bilincini yakalıyamıyorlar.

Saplantılı ve Tahammülsüzler

94. Çağdaş dünyada problemler arttıkça ve insanlar dinlerine daha çok sahip çıktıkça gerçeği görmek yerine dine ve dindarlara karşı daha fazla tahammülsüz hale geliyorlar. Bazı ateist düşünürler tarafından üretilen “dinlerin son bulacağı” kehanetinin hiç gerçekleşemeyeceğinden korkuyorlar ve bu yüzden hırçınlaşıyorlar.

95. Hak ile görev, özgürlük ile sorumluluk dengesini bir türlü tutturamıyorlar. Her aykırılığı özgünlük ve özgürlük sanıyorlar. Bütün hakların kendilerine, sorumluluklarınsa başkalarına ait olduğunu zannediyorlar. Ortaya koydukları aykırılıkları, sorumsuzlukları, dengesiz davranışları “özgürlük” adı altında meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

96. Çıplaklığı ilericilik, giyinmeyi gericilik sayıyorlar. Kıldan tüyden çağdaşlık ölçütleri üretiyorlar. Kendi kıyafetlerine saygı beklerken, başkalarının kıyafetlerine saygısızlık ediyorlar. İnsanların giysilerini, değerlerini ve dini davranışlarını hafife alıyorlar, hatta alay konusu yapıyorlar.

97. Dindeki ibadetleri anlamsız görüyorlar; ama “çağdaşlık” adı altında bir sürü ritüel uyduruyorlar. İnsanın inanmaya ihtiyacı olduğunu, bu yüzden din duygusunun insanın doğal yapısından kaynaklanan bir gereksinim olduğunu anlayamıyorlar. Bir taraftan tek tanrı inancına karşı çıkıyorlar, diğer taraftan bu inancın zayıflamasının oluşturduğu boşluğu anlamsız bir ruhçuluğun doldurduğunu göremiyorlar.

98. Dogmatik inançlarına dayanak kıldıkları bir takım teorilerin açıkları ortaya çıktıkça dindarlara yönelik “boşlukların tanrısı” gibi saçma ve kaçamak bir takım slogan üretiyorlar. İnsanî bir gereksinim olan inancı attıklarında içlerinde oluşan boşluğu dolduramadıklarından, bunu karşı tarafa yansıtarak kapatacaklarını sanıyorlar.

99. “Bir şey açıklanabiliyorsa Tanrı’ya gereksinim duymaz” iddiasında bulunan ateistler acaba bir arabanın bütün mekanizması açıklanabiliyorsa, fabrikasına gerek yoktur mu, demek istiyorlar? Evrendeki kanunları ve bunların işleyişini keşfetmek ve açıklamakla, o kanunları ve işleyişi yaratıp ortaya koymanın farkını bir türlü kavrayamıyorlar.

100. Aşırılık yanlısı dindarlarda bile olmayan türden katı, saplantılı ve tersinden birçok inanç edindiklerini, kınadıkları ve sürekli eleştirdikleri dogmatikliğe doğru evirildiklerini bir türlü fark edemiyorlar.

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ

banner12
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER