HAFSA BİNT ÖMER (R.ANHÂ) HAKKINDA BİLİNMEYENLER

HAFSA BİNT ÖMER (R.ANHÂ) HAKKINDA BİLİNMEYENLER

 Hazret-i Hafsa (r.anha) Hz. Ömer (r.a)’in kızı... Bilgili ve kültürlü, iradesi kuvvetli, sadakat sahibi bir İslâm hanımefendisi... O devirde okuma-yazma bilen pek ender, kültürlü kadınlardan... Üçüncü hicri yılda Rasûlullah (S.A.V) efendimizin aileleri arasına katılarak mü’minlerin annesi olma şerefini elde eden bahtiyarlardan... 
    
    O, Mekke’de Peygamberlik gelmezden (Bi’set’ten) beş sene önce doğdu. Babası, İslâm tarihinde adaletiyle ün salan, ikinci halife Hz. Ömer’dir (r.a).  Annesi Zeynep, Osman İbni Maz’ûn (r.a)’ın kız kardeşidir. Babası ile birlikte Mekke’de müslüman oldu. Ashab’tan Huneys İbni Huzâfe (r.a) ile evlendi. İlk Müslümanların safında yer alan bu bahtiyar karı-koca birlikte önce Habeşistan’a, daha sonra Medine’ye hicret etti. 
    
    Huneys (r.a), Abdullah İbni Huzâfe (r.a)’ın kardeşidir. Bedir ve Uhud gazvelerine iştirak etmiştir. Her iki gazvede de kahramanca çarpıştı. Uhud savaşında ciddi şekilde yaralandı. Medine’ye dönüldüğünde şehadet şerbetini içti. Hazreti Hafsa (r.anhâ) genç yaşta dul kaldı.

Hz. Ömer (r.a) kızının dul olarak kalmasına gönlü razı değildi. Ömrünün baharı sayılan on sekiz yaşında dul kalan kızının duru­mu Hz. Ömer'i ziyadesiyle üzdü.

Kızının gençliğini alıp gücünü tüketen, çocukluğunu yok eden dulluğunu gördükçe derdi artıyor, evine her girdikçe elem verici bir tutukluğa kapılmaya başladığını hissediyordu. Uzun, uzun düşündük­ten sonra, yas tuttuğu altı küsur ay süresince kaybettiği şeyleri ona verecek ve yakınlığından rahatlık ve ülfet duyacak bir koca seçmeye karar verdi,

  Bir baba olarak Hz. Ömer (r.a) da kızının iyi bir kimse ile evlenmesini arzu ediyordu. Bunun için düşündü, taşındı ve onu Hz. Osman (r.a)’a nikâhlamaya karar verdi. Hz. Osman da o sırada dul kalmıştı. Hanımı Peygamberimizin kızı Rukiyye (r.anhâ) vefat etmişti. Rahatlıkla teklif yapılabilirdi. Vakit kaybetmeden Osman’a gitti. Kızı Hafsa’yı nikâhlayabileceğini söyledi. Bu konudaki görüşmeleri Abdullah İbn-i Ömer (r.a) bizzat babasından şöyle nakletmektedir:

_ Osman İbn-i Affan’a gittim. Onu hüzünlü gördüm. Üzüntüsünü gidermek ve teselli etmek için ona Hafsa’dan bahsettim. İstersen Hafsa’yı sana nikâhlayayım dedim. Osman birden cevap veremedi. Hemen evet diyemedi. Biraz düşünmek için zaman istedi ve Hele bir düşüneyim dedi. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra karşılaştığımızda, şimdilik evlenemeyeceğim diye özür diledi. 
    
        Hz. Ömer aynı teklifi Hz. Ebu Bekir (r.a)’a yapmayı düşündü. Onunla karşılaştığında:
   _  İstersen sana kızım Hafsa’yı nikâhlayayım dedi. Hz. Ebu Bekir de sustu. Ağzını açıp da bir söz söylemedi. Hiçbir cevap vermedi. Bu sebeple ona, Osman’a gücendiğinden daha fazla kızdı.
    Hz. Ömer (r.a) iki samimi arkadaşından müsbet bir cevap alamayınca canı sıkıldı, içerledi. Üzüntülü bir şekilde Rasûlullah (s.a)’in huzuruna girdi ve şöyle dedi:

_  Yâ Rasûlullah! Ben Osman’a şaşıyorum. Hafsa’yı ona nikâhlamak istedim de yanaşmadı. Ebu Bekir de öyle...
    İki Cihan Güneşi Efendimiz Ömer’e tebessüm ederek:

_ Ya Ömer! Hafsa, Osman’dan, Osman da Hafsa’dan daha hayırlı birisiyle evlenecektir. Buyurdu.


    Hz. Ömer büsbütün merak içerisinde kalmıştı. Osman’dan daha hayırlı damat kim olabilirdi? Merak içerisinde aradan yine birkaç gün geçti. Nebiy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz Hafsa’ya tâlib oldu.

Hz. Ömer (r.a)’a: Sen kızın Hafsa’yı bana nikâhlarsın. Ben de kızım Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikâhlarım, buyurdu.


    Hz. Ömer bu müjdeye çok sevindi. İki Cihan Güneşi Efendimiz bu haberle Hafsa’yı kendisine Allah’ın nikâhladığını anlatmak istiyordu. Bunun üzerine kısa zamanda düğün hazırlıkları tamamlandı. Hicretin üçüncü yılında Şaban ayı içerisinde Hz. Hafsa, Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizle nikâhlanarak mü’minlerin annesi olma şerefine erdi.


    Fahr-i Kâinat (s.a.v) efendimiz bu nazikâne teşebbüsü ile üç büyük sahabesi arasındaki dostluğu, kardeşliği, din bağını hısımlıkla, akrabalıkla daha da kuvvetlendirmiş oldu.

Âişe’yi nikâhlayarak Hz. Ebu Bekir (r.a)’i,  Hafsa’yı nikâhlayarak da Hz. Ömer (r.a)’i taltif etti. Onları kendine kayınpeder, kızlarını da mü’minlerin anneleri olma bahtiyarlığına kavuşturdu. 
    
    Hz. Ebu Bekir (r.a) kendine teklifte bulunan Hz. Ömer’e müsbet-menfi bir cevap veremediği için üzülüyordu. Fakat başka çaresi de yoktu. Çünkü bir sırrı muhafaza etmesi gerekiyordu. Hz. Hafsa ile Fahr-i Kâinat (s.a)’in evleneceğini biliyordu. Bunu söylemek emanete hıyanet olacaktı. Bu sebepten sükût etti. Nikâh kıyıldıktan sonra Hz. Ömer (r.a)’a gelerek özür diledi ve durumu şöyle izah etti:
    Hafsa’yla evlenmemi istediğin, benim de sana cevap vermediğim zaman herhalde bana gücenmişsindir. Dedi. Hz. Ömer de:

   _ Evet diye cevap verdi.

 Bunun üzerine Ebu Bekir (r.a) şunları söyledi:
    _ Bana bu konuyu açtığında sana bir cevap vermeyişimin sebebi, Rasûlullah (s.a)’in Hafsa ile evlenmekten söz etmesidir. Elbette onun sırrını ifşâ edemezdim, şayet Nebiy-i Muhterem, Hafsa ile evlenmekten vazgeçseydi, elbette onunla evlenirdim diyerek onu teselli etti. 
    
    Ne nezaket! Ne edeb! Ne sır saklayıcılık!  İşte İslâm edebi! Emanet bir sır... Sükût bir hazinedir... Emanete riâyet ve sükûtu ihtiyar etmek ise insanın emniyeti ve süsüdür...


    Hz. Hafsa (r.anhâ), Rasûlullah (s.a.v)’ın evine Sevde ve Aişe (r.anhümâ) annelerimiz varken gelin olarak geldi. O, İki Cihan Güneşi Efendimizin saadethanelerine geldiğinde yirmi yaşlarındaydı. Sevde (r.anhâ) annemiz Âişe (r.anhâ) gibi onu da büyük bir gönül rahatlığı içinde karşıladı. Her ikisine de hizmet etti. Hafsa (r.anha) da gençti. Bilgili ve onurluydu. Özü sözü birdi, iradesi kuvvetliydi. Hane-i saadette iki genç annemiz olmuştu, ikisi de Efendimize hizmet etme yarısında gayretlerini esirgemiyorlardı. Son derece nâzik davranıyorlardı. Sevgi ve hürmette kusur etmemeye çalışıyorlardı. Fahr-i Kâinat (s.a.v) efendimiz de iki aziz arkadaşlarının kızları olmaları sebebiyle gücünün yettiğince onlara müsamaha ile davranıyordu. Kadınlık zafiyetlerini, gençliklerini göz önüne alarak daha merhametli, daha şefkatli muâmele ediyordu. Fakat beşer olarak sıkıntılı zamanlar da geçiriyordu, şöyle ki:

      Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz Zeynep binti Cahş (r.anhâ) annemizin evinde bal şerbeti içmişti. Biraz da yanında fazla kalmıştı. Bu durum iki genç annemizin dikkatlerini çekti ve aralarında anlaşarak Efendimizin yanına vardıkları zaman kendisinden megâfir kokusu geldiğini söylediler. Efendimiz megâfir yemediğini, bal şerbeti, içtiğini söyledi ve: __ Demek ki balı yapan arı megâfir yalamış diyerek bir daha bal şerbeti içmemeğe yemin etti.
    Bunun üzerine Allah Teâlâ Tahrim sûresini nâzil buyurdu. Meâli şöyledir:
    “ Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” 
    
    Fahr-i Kâinat (s.a.v) efendimiz bir ara hanımlarından ayrılarak uzlete çekilmişti. Genç ailelerini eğitmek istiyordu. Ashab arasında bu durum, Rasûlullah hanımlarını boşadı, diye yayıldı. Hz. Ömer (r.a) bu haberi işitince doğruca Efendimizin odasına yöneldi. Kızı Hafsa’nın bir hatası olabileceğini düşünerek Efendimizden içeri girmeye izin istedi ve huzura girerek Efendimizin gönlünü rahatlatacak şu sözleri söyledi:

__ Ya Rasûlullah! Kadınlardan dolayı ne kadar sıkıntı çekiyorsun, şayet onları boşarsan Allah da melekleri de seninle beraberdir. Ben de, Ebu Bekir de, mü’minler de seninle beraberiz... Dedi.
    İki Cihan Güneşi Efendimiz tebessüm etti. Gül yüzünden nurlar saçıldı. Ömer’in kalbine huzur verecek ve mü’minleri sevindirecek şu cevabı verdi. Hanımlarını boşamadığını, sadece uzlete çekildiğini söyledi. Hz. Ömer mescide geldi ve durumu Müslümanlara izah etti. 
    Bir gece Rasûlullah (S.A.V) Hafsa'nın evine gitti. Hafsa Aîşe'yi ziyaret etmek için izin istedi. Rasûlullah ona izin verdi.

 Peygamber (S.A.V) Mariya'ya yanına gelmesi için haber gönder­di ve Mariya'yı Hafsa'nın odasına aldı. Ömer'in kızı dönünce Mariya'yı Rasûlullah ile birlikte kendi odasında buldu. Mariya çıkıncaya kadar içeri girmedi. Daha sonra içeri girip Peygamber'e (S.A.V) :

— Evde birisinin seninle birlikte olduğunu gördüm, dedi. Ağladı ve öfkeyle:

— Ya Rasûlullah Hanımlarından hiçbirine yapmadığın bir şeyi benim nöbetimde, benim odamda ve benim yatağımda bana yaptın, dedi.

Rasûlullah (S.A.V) onu razı etmek için yanına geldi ve :

— Onu kendime haram kılıp asla ona yaklaşmamama razı olmaz mısın?

Hafsa Bint Ömer:

— Tamam, razı olurum, dedi.

Rasûlullah (S.A.V) ona yaklaşmamaya yemin etti. Daha sonra da Hafsa'ya:

— Bunu benim için gizle dedi.

Fakat Hafsa Hz. Peygamber'in sırrını gizlemedi. Aksine Aîşe'ye gitti. Kumasına ve onun arkadaşına.

— Allah bizi Mariya’dan kurtardı. Çünkü Rasûlüllah (S.A.V) onu kendisine haram kıldı, dedi.

Rasûlüllah (S.A.V) Hafsa'nın; Rasûlullah'ın sırrını saklamadığını öğrendi, Aîşe, Mariya meselesini anlattı. Ömer'in kızının gizlediği ba­zı şeyleri de Rasûlüllah Aîşe'ye haber verince Aîşe:

— Bunu sana kim haber verdi diye sordu. Rasûlüllah [S.A.V):

— Bana Alîm ve Habîr olan Allah haber verdi diye cevap verdi,

Ömer kızı Hafsa'nın yanına gitti ve ona:

— Hafsa sizden biriniz Rasûlullah’ı (S.A.V)kızdırdı mı? Diye sordu. Hafsa:

— Evet, dedi. Ömer İbnu'I-Hattab:

—Kahrolasıcalar! Allah’ın Resulünü kızdırmakla Allah'ı kızdırıp mahvolmadığınızdan emin misiniz?

Rasulullah'a karşı çok konuşma bir şey hakkında onunla münaka­şa etme, onu terk edip gitme. Aklına gelen şeyi bana sor. Komşunun (Aîşe'nin) senden daha güzel olması ve Rasûlullah'ın onu daha çok sevmesi seni aldatmasın, diyerek kızına nasihat etti.

Haber Rasûlullah'ın hanımları arasında yayıldı. Çeşitli sözler söy­leyerek geldiler.

Peygamber Efendimiz Hz. Hafsa’yı boşamak istedi ve bunun üzerine Cebrail (a.s)

__  O çok oruç tutan, çok namaz kılan ve çok yakarışlı bir kadındır. Senin cennette de zevcendir. Emriyle talaktan vazgeçti.
        Hz. Hafsa (r.anhâ) yaratılış icabı biraz celâlli idi. Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz onu şöyle tavsif ediyor:

“ Hafsa tam manasıyla babasının kızıdır. Kuvvetli bir iradesi vardır. Özü sözü birdir.”


    Bir gün Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz Hafsa annemizin yanında Hudeybiye’de biat eden ashabını anarak:

__ İnşaallah, Hudeybiye’de biat eden ashabım Cehenneme girmez, buyurdu. Hafsa (r.anhâ) da:

__ “ İçinizden oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür.” Meryem suresi 71.  ayetini okuyarak hatırlatmada bulundu.

Efendimiz de ona:

__ “Sonra, biz Allah’tan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.” Meryem suresi 72.  ayetini okuyarak cevap verdi.


    Hz. Hafsa (r.anhâ) annemiz ibadete düşkündü. Çok namaz kılar, çokça nafile oruç tutardı. Onun hayatı da diğer annelerimiz gibi fakirlik içinde geçti. Yatak olarak kullandığı bir şiltesi vardı. Yazın onu altına sererdi. Kışın da bir tarafını altına serip, bir tarafını da üzerine örterdi. Çoğu zaman yemek için ekmek bulamazdı. Buna rağmen şikâyetçi olmadı. Hep haline şükretti. 
    
    O, Resul-i Ekrem (s.a.v) efendimize son derece sadakat ve muhabbetle bağlıydı. Kendisine hediye edilen şeyleri yemez içmez, Resûlullah’a ikram ederdi. Onu daima nefsine tercih ederdi. Bir defasında kendisine bir tulum bal hediye etmişlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz odasına uğradığında ondan şerbet yapar ve ikram ederdi. 


    Hz. Hafsa (r.anha) Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizin dâr-ı bekâya irtihalinden sonra da önemli hizmetlerde bulundu. Hz. Ebu Bekir (r.a) devrinde Kur’ân âyetleri bir araya toplanarak Mushaf haline getirilmişti. Bu tek nüsha idi. Hz. Ebu Bekir (r.a)in nezdinde kalıyordu. Vefatından sonra Hz. Ömer (r.a)’in nezaretine verildi. Hz. Ömer (r.a) da yaralanıp şehid olacağı zaman kızı Hz. Hafsa (r.anhâ) annemize teslim etti. O da itina ile muhafaza etti. Hz. Osman (r.a) devrinde bu nüshadan çoğaltıldı. 
    
    Hz. Hafsa (r.anhâ) vâlidemiz 60’a yakın hadis-i şerif rivayet etti. Bir tanesi şudur. Rasûlullah (s.a) yatağına girdiğinde sağ elini başının altına koyar şöyle duâ ederdi:

“ Ya Rabbi! Kullarını dirilttiğin gün beni azabından koru.”  Bunu üç defa tekrar ederdi. 

Mü'minlerin annesi Hafsa Bint Ömer şöyle derdi:

— Rasûlüllah'ın nafile namazında oturarak sûreyi okuduğunu gördüm. Sûreyi öyle yavaş okuyordu ki sûre ondan uzun olandan da­ha uzun hale geliyordu.

Yine o şöyle der:

— Rasûlüllah (S.A.V) müezzin sabah ezanını bitirdiğinde namaz kılınmadan önce kısa iki rekât namaz kılardı.

    Bir gece Medine'de dolaşmak için mü'minlerin emîrî Ömer İbnu'l-Hattab dışarı çıktı. Zaten bunu sık, sık yapardı. Dolaşırken ka­pısını üzerine kapatmış, kocasına olan özlemini dile getiren şiirler söyleyen bir Arap kadınıyla karşılaştı.

Mü'minlerin emiri Hz. Ömer:

— Neyin var? Diye sordu. Kadın:

. — Kocam birkaç aydan beri savaştadır. Onu özledim diye cevap

Ömer İbnu'l-Hattab:

— Kötü bir şey arzu ettin mî? Kadın:

— Allah korusun diye cevap verdi. Mü'minlerin emîri Ömer:

— Sen kendini koru. Ona posta gitmektedir, dedi.

Mü'minlerin emîri Ömer İbnu'l-Hattab, onun kocasına haber gön­derdikten sonra mü'minlerin annesi Hafsa Bint Ömer'in yanına gitti ve ona sordu:

— Sana benim için çok önemli olan bir meseleyi soracağım. Be­ni o konuda rahatlat. Kadın kocasını ne kadar sürede özler?

Hafsa utanıp başını önüne eğdi.

Mü'minlerin annesi Hafsa parmaklarıyla üç ay, en fazla dört ay diye işaret etti.

Bunun üzerine Hz. Ömer savaşa giden müslüman askerlerinden evli olanların dört ayda bir evlerine dönmeleri hususunda emir verdi.

   Hz. Hafsa, içinde Hz. Âîşe'nin de bulunduğu bütün Rasûlullah (a.s.m) hanımları arasından, Hz. Ebû Bekir (r.a) tarafından bir araya toplanan Kur'an nüsha­sını saklama görevine seçilmiştir Bu şöyle olmuştur.

Hz. Ömer (r.a) halkın elinde değişik kıraatleri ihtiva eden Kur'an-ı Kerîm'Ieri, Kur'ân'ın iniş günleri uzaklaşmadan ve çeşitli harplerde bizzat Kur'ân'ı Rasûlullah'ın ağzından işiterek ezberleyen hafız­lardan yüzlercesinin şehîd olması sebebiyle tek Mushaf halinde top­lamasını ilk halife Hz. Ebu Bekir'den istedi. Hz. Ebu Bekir bu isteğe, istişare ve istihareden sonra olumlu cevap verdi. Mushaf’ı cem etti ve onu mü'minlerin annesi Hz. Hafsa Binti Ömer'e emanet etti.

Zeyd İbn Sabit ei-Ensarî anlatmaktadır:

— Ebû Bekr bana emredince daha önce, deri parçalan, kürek kemikleri ve hurma dallarına yazmış olduğum Kur'ân-ı topladım. Ebu Bekir vefat edince Ömer bunu tek bir kitaba yazmıştı. O kitap da onda duruyordu. Ömer vefat edince, kitap Rasûlullah'ın (S.A.V) hanımı Hafsa'daydı. Daha sonra Osman İbn-i, Affan Hafsa'ya haber gönderip kitabı kendisine vermesini istedi. Hafsa onu verdi. Mushaf o kitapla karşılaştırıldı. Osman kitabı Hafsa'ya geri verdi. Böylece Osman'ın içi rahatladı. Halka emretti onlar da Mushaf’tan yazdılar.

Hz. Osman İbn Affan'ın şehit edilmesin­den sonra halk mü'minlerin emiri Ali İbn Ebu Talib'e biat etti. Çıkan büyük fitnede mü'minlerin annesi Aîşe, ez-Zubeyr İbnu'l-Avvam ve Talha İbn Ubeydullah gibi biati bozup mü'minlerin emîri Ali'yle sava­şanlarla birlikteydi. Mü'minlerin annesi Hafsa da onlarla birlikte Bas­ra'ya gitmeye niyet etmişti. Fakat kardeşi Abdullah İbn-i Ömer onu ge­ri çevirmiş ve Medine’de birlikte kalmışlardı.


    Hicretin 45. yılında Hz. Muaviye’nin halifeliği döneminde altmış yaşında iken vefat eden Hz. Hafsa (r.anhâ) annemizin cenaze namazını Medine valisi Mervan İbn-i Hakem kıldırdı. Cennet-i Baki’de mü‘minlerin annelerinin yanına,  ebedî istirahatgâhına tevdi edildi.

İBRET VE ÖĞÜTLER

“O çok oruç tutan, çok namaz kılan ve çok yakarışlı bir kadındır.” İşte Hz. Hafsa validemizin hak katındaki vasfı. Sadakatli ve adaletli Hz. Aişe validemizin dediği gibi tıpkı babası Hz. Ömer gibi adaletli özü sözü bir dirayetli. Kur’an-ı kerim’in toplanması ve yazılması esnasında Allah’ın ayetlerini muhafazada vazifeli yani emanet ehli. İşte müslüman bir kadında olması gereken mühim vasıflar. Hz. Ömer’in terbiyesinden Resulullah’ın hanesine, o şerefli haneden ümmetin kadınlarına ibret olacak bir emsal.

ADALETLİ OLABİLMEK

Adalet sahibi ve adaletin tâ kendisi manalarına gelen “el-Adl” ism-i şerifi, Allah Teâlâ’nın esmâ-yı hüsnâsından biridir.

Cenâb-ı Hak, peygamberlerini de, insanları Allah’tan uzaklaştıran, menfaat ve haksızlık üzerine kurulu zulüm düzenlerine son vermek ve yeryüzünde hakkı ve adaleti hâkim kılmak için göndermiştir.

Âyet-i kerimelerde buyrulur:

“Allah Teâlâ, adaleti, ihsanı, akrabaya yardım etmeyi kesinlikle emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (1)

“Allah size, mutlaka emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür.” (2)

“Adl” sıfatının hakiki sahibi olan Cenâb-ı Hak, kullarından adaletle muamele edenleri sever.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Adaletle hükmedenler, kıyamet gününde Rahman’ın sağında nurdan minberler üzerinde olacaklardır… Bunlar hükümlerinde, aileleri ve sorumlu oldukları kimseler hakkında adaletle davranmışlardır.” 

Bir müslüman sadece hüküm verirken değil, ölçüp tartarken, şahitlik yaparken, hasılı her zaman ve her hususta âdil olmalıdır. Öfkeliyken de sakinken de adaletten ayrılmamalıdır.

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın…”(3)

Adâlet, cemiyetleri ayakta tutan temel direktir. Öyle ki; “Küfr ile pâyidâr olunur, fakat zulm ile olunmaz!” sözü bir darb-ı mesel hâline gelmiştir

Peygamber Efendimiz (s.a.v)  de, zulmün ne büyük bir günah olduğunu şöyle ifade buyurur:

“Âhirette cezasını ayrıca vermekle beraber, dünyada Allah Teâlâ’nın çabucak cezalandırmasını en fazla hak eden günahlar, zulüm ve akrabayı ihmal etmektir.” (4)

Bazı insanlar, güzel konuşmaları ve yüksek zekâları sayesinde, yaptıkları haksızlıkları örtbas edebilirler. Ancak onlar hiçbir zaman kurtulduklarını zannetmemelidirler. Bunlar bir gün Allah Teâlâ’nın huzurunda çaresizce boyun büküp hesap vermek zorunda kalacak ve neticede hüsrâna uğrayacaklarını unutmamalılar.

Efendimiz (a.s.m) ümmetini bu hususta şöyle ikaz eder:

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir hak varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin salih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa zulmettiği kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (5)

 “Mazlumun bedduasını almaktan son derece sakının, çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur.” (6)

Mevlana hazretleri,  adalet ve zulmü, şu çarpıcı teşbihlerle izah eder:

“Adalet nedir? Meyve ağaçlarını sulamaktır. Zulüm nedir? Dikenleri sulamaktır.”

Fani menfaatler uğruna adaletten, doğruluktan ve haktan ayrılanlar, kendi kuyularını kazmış olurlar. Bir gün gelir içine düşerler. O hâlde, ne kadar zor da olsa, daima adalet üzere bulunmak ve doğruluktan hiçbir zaman ayrılmamak icab eder.

DOĞRULUK VE SADAKAT

      Hazret-i Lokmana, (Bu dereceye ne ile kavuştun?) diye sual ettiler. (Doğruluk, emanete riayet ve bana gerekmeyeni bırakmakla) diye cevap verdi.

Seyyid Abdulkadir Geylani hazretleri, "Bu işe başladığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye soranlara buyurdu ki: (Temeli doğruluk üzerine attım. Hiç yalan söylemedim. İçim ile dışım bir oldu. Bunun için işlerim hep rast gitti.)

Bütün kötülüklerin esası yalandır. Peygamber efendimizin en sevmediği huydur. Yalan söylemek haramdır. Ancak üç yerde caizdir. Harpte, iki müslümanı barıştırmak için, hanımı ile iyi geçinmek için. 

Din düşmanlarının zararından korunmak veya Müslümanları korumak için yalan söylemek caizdir. Zalimden, bir müslümanın bulunduğu yeri, malını, günahını saklamak caizdir. İki müslümanın, karı-kocanın arasının açılmasını önlemek için, malını korumak için, müslümanın sırrını, ayıbını meydana çıkarmamak için ve bunlar gibi haramları önlemek için yalan caiz olur, ölmemek için leş yemeye benzer. İyiliğe vesile olan yalan, fitneye sebep olan doğrudan makbuldür.  

1-      Nahl, suresi 90

2-      Nisâ,  suresi 58

3-      Nisâ,  suresi 135

4-      Ebû Dâvûd, Edeb, 43/4902; Tirmizî, Kıyâme, 57; İbn-i Mâce, Zühd, 23

5-      Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48)

6-      (Buhârî, Zekât 41, 63, Meğâzî 60, Tevhîd 1; Müslim, Îmân 29, 31

Kaynak:Hür Avaz

Güncelleme Tarihi: 04 Eylül 2020, 19:35
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
MEHMET MURAT
MEHMET MURAT - 4 hafta Önce

ALLAH C.C EBEDEN RAZI OLSUN

SIRADAKİ HABER