HZ. HATİCE (R.A.) ‘ın hayatı ve bilinmeyenler

HZ. HATİCE (R.A.) ‘ın hayatı ve bilinmeyenler

HZ. HATİCE (R.A.) ‘ın  hayatı ve bilinmeyenler

Hz. Hatice (r.anha), Hz. Muhammed'in (a.s.m) temiz, iffetli ve yüce ahlâk sahibi olan hanımlarının ilkidir. Mekke'de 556 yılında doğduğu tahmin edilen Hz. Hatice, aynı zamanda soy itibariyle, Peygamber Efendimiz (a.s.m) ile akrabadır. Baba tarafından her ikisinin soyları da Kusay'da birleşmektedir. Anne tarafından da buna benzer bir akrabalık mevcuttur. Künyesi, Ümmü'l-Kasım Hatice bint Huveylid b. Esed b. Abduluzza b. Kusay el-Kureyşi şeklindedir.

  Babası Kureyş'in ileri gelenlerinden Huveylid, annesi Fatıma bint Zaide b. Cündeb el-Amiriyye olup soyu anne tarafından Lüey b. Galib'te Peygamber Efendimizin soyu ile birleşir. Asil bir Arap kadını olan Hz. Hatice, İslam’dan evvel namusluluğu, dürüstlüğü ve iffetiyle nam salarak "Tahire" lakabıyla tanındı. İslamiyet'ten sonra "Kübra" sıfatıyla da anılmaya başlandı. Daha önce iki kez evlendiyse de, birincisinden sonra evlendiği ikinci eşi de ölünce bir daha evlenmedi. Uzun süre dul kalarak evlilik tekliflerinin hiç birini kabul etmedi. Bu dönemde gerek iffetiyle nam salması gerekse zengin biri olması taliplilerinin çok olmasını netice veriyordu.

     Hatice şerefli soylu ve zengin bir kadındı. Şam'a (Suriye'ye) gönderdiği bir kervanı vardı. Onun ticaret kervanı da Kureyş'in diğer kervanları gibiydi. O da bazılarını işçi olarak tutar, ser­maye kendinden, emek onlardan olmak üzere ortak çalışırdı. Mekke'­de el-Emîn'den başka adı olmayan Muhammed İbn Abdullah İbn Ab-dilmuttalib (S.A.V.) yirmi beş yaşına geldiği sırada, Hatice kölesi Meysere'yle birlikte kendisinin ticaret kervanında Su­riye'ye gidip gitmeyeceğini sormak üzere birisini ona gönderdi. Ebu Talib yeğeni Hz. Muhammed (S.A.V 'e:

— Yeğenim! Biliyorsun ki, ben malsız bir adamım. Zamanın kıtlı­ğı, geçim sıkıntısı üzerime çöktü. Bu yüzden bizim ne malımız var, ne de kervanımız. Bak kavminin ticaret kervanı Şam'a gitmeye hazır­lanmaktadır.

Hatice kervanındaki mallarla birlikte bazı adamları gönderiyor. Onlar bu ticaretten kazanç elde ediyorlar. Eğer sen ona gidip kendini arzetsen, herhalde temizliğin ve güvenilir olman sebebiyle seni baş­kalarına tercih eder. Aslında ben senin Şam'a gitmeni istemiyorum ve Yahudilerin sana zarar vermelerinden korkuyorum. Duyduğuma gö­re o, iki erkek deve karşılığında birini tutmuş. Biz senin için ona ver­diği miktara razı değiliz.

Hatice, Hz. Muhammed (S.A.V)'e şu haberi gönderdi.

— Sana, kavmime verdiğimin iki katını veririm.

    Hz. Muhammed, onun bu teklifini kabul etti. Şam'daki Busra pa­nayırına gitti. Rahip Nestura'nın manastırına yakın bir ağacın gölge­sinde konakladı. Nestura Hz. Hatice’nin kölesi Meysere'ye :

— Şu ağacın altına inen kimdir? Diye sordu. Meysere:

— O, Kureyş ve Mekke halkından birisidir, dedi Nestura:

— Bu ağacın altına şimdiye kadar peygamberden başka bir kim­se inmemiştir dedi.

Hz. Muhammed götürdüğü malı satıp başka şeyler satın aldı ve onları Hz. Hatice’ye takdim etti. Hz. Hatice daha önce kazandıkları­nın iki katını kazanmıştı. Mekke'ye dönerken yolda, öğle vakti güne­şin harareti arttığında Meysere, devesiyle gitmekte olan

Hz. Muhammed'i iki meleğin güneşten koruyup gölgelediklerini gördü.

     Mekke'ye gelince Hz. Hatice ona vermeyi kararlaştırdığının iki katını verdi. Meysere Hz. Hatice’ye rahip Nestura'nın söylediklerini ve iki meleğin Hz. Muhammed'i gölgelediklerini anlattı. Hz. Hatice Mekkeli hanımların Recep ayında, bir bayramlarını kutladıkları günü hatırladı. O gün bu bayramda yapılması gereken her şeyi yapmışlar hiçbir şeyi unutmamışlardı. Adam şeklinde yapılmış bir putun yanın­da ibadet ederlerken birisi onlara yaklaşıp yüksek sesle şöyle de­mişti:

— Ey kadınlar! Yakında sizin beldenizde, Allah'ın risâletiyle gön­derilecek Ahmed adında bir peygamber çıkacak. Hangi kadının ona eş olmaya gücü yeterse bunu yapsın.

Bunun üzerine kadınlar onu taşa tutup hakaret ettiler. Kötü söz­ler söylediler. Hatice ona bir şey söylemeyip diğer kadınların yaptık­larını yapmadı.

   Hz. Muhammed koyun güderdi. Koyunlar çoğaldı. Sonra onun de­veleri ve bir de ortağı oldu. Hz. Hatice’nin kız kardeşine kiraya ver­diler. Yolculuğa çıktıklarında onda biraz alacakları kaldı. Ortağı onla­ra gelip alacağını istiyordu. Bu arada Hz. Muhammed’e:

— Sen de git, diyordu.

Hz. Muhammed de şöyle diyordu:

—Sen git, çünkü ben utanıyorum.

Hz. Muhammed'in ortağı onlara gelince Hz. Hatice’nin kız kardeşi:

— Muhammed hani? O niye seninle birlikte gelmiyor? Diyordu. Hz. Muhammed'in ortağı:

— Ona söyledim ama kendisinin utandığını ileri sürdü, dedi. Hz. Hatice’nin kız kardeşi ise:

— Ondan daha hayâlı, daha iffetli, daha... daha... hiç kimseyi görmedim, dedi.

   Hz. Hatice, Hz. Muhammed'e karşı bir sevgi duymaya başladı Dostu Nefise Bint Munye'nin yanına gitti. Kendisiyle evlenmek istediğini söylemesi için onu Hz. Muhammed'e gönderdi. Nefise Hz.Muhammed'e gidip

— Neden dünyadan ilgini kesip, gençliğini kendine her şeyi yasak etmekle geçiriyorsun. Sana bağlı, seni eğlendirip yalnızlıkta kurtaracak bir eşle oturmaya ne dersin? Dedi.

Hz. Muhammed şu cevabı verdi:

— Benim evlenecek param yok ki. Nefise Bint Munye şöyle dedi:

— Güzelliğe, mala, şerefe ve denkliğe davet edilirsen kabul etmez misin?

Nefise Bint Munye fırsatı ganimet bilip şunları da söyledi:

— Hatice Bint Huveylid amcası Amr İbn Esed'e seninle evlen­mek istediğini anlattı. Size de şunları söylüyor:

_ Ey amcamın oğlu! Seni yakınlığın, halk içindeki şerefin, eminliğin, güzel ahlâkın ve doğru sözlülüğün sebebiyle arzu ettim.

Hz. Hatice o sırada, Kureyş kadınlarının en şereflisi, en soylusu ve en zenginiydi. Bu sebeple Kureyş erkeklerinin hepsi ellerinden gelse, onunla evlenmeyi isterlerdi.

Hz. Muhammed bu meseleyi duyunca amcalarına açtı. Amcaları Ebû Talib ve Hamza îbn Abdulmuttalib'le birlikte Hatice’nin amcası Amr îbn Esed'e gittiler, Ebû Talib kalkıp şu konuşmayı yaptı:

— Muhammed'le hiçbir kimse mukayese edilemez. O şeref ve asaletçe, akıl ve faziletçe onların hepsinden üstün gelir. Gerçi malı azdır. Fakat mal dediğin nedir ki. Geçici bir gölge, alınır verilir eğ­reti bir şey. Şimdi o sizden kızınız Hatice’yi istemektedir.

Amr İbn Esed de şunu söyledi:

— O boy ölçülemeyen benzersiz bir kimsedir.

Böylece Hz. Muhammed'e Hz. Hatice’yi nikâhladı. Hz. Muhammed yirmi deve (on iki buçuk kıyye) mehir verdi. Hz. Hatice 40 yaş yaşındaydı. Hz. Muhammed'in ilk evlendiği hanımdı. Nikâh kıyıldıktan sonra develer kesildi, yemekler döküldü. Hatice'nin evi eşe dosta açıldı. Gelenler arasında Fahr-i kâinatın sütannesi Halime de vardı. Sütoğlunun düğününde bulunmak için ta Sa'd kabilesinden çıkmış gelmişti. Bu mübarek kadın ertesi gün şerefli ve cömert gelinin bağışladığı kırk baş koyunla kabilesine dönecektir.

Hz, Muhammed (S.A.V)'in gözleri nemlendi. Annesini küçük yaşta kaybetmişti. Şimdi ince, latif bir el bu eski yarayı derin bir şefkatle sarıyordu. Mahzun kalb, Hatice’de uzun mahrumiyet devresinin; sıkıntısına güzel bir bedel bularak ferahladı.

Onbeş yıl bu evlilik mutluluk dolu olarak geçecekti. Ülfet ve de­vamlılıkla süslenmiş olarak... Cenâb-i Hakk da, kızlar ve oğlanlar he­diye ederek bu evliliğin saadetini artıracaktı. Hz. Hatice Kasım ismini verdikleri bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Hz. Muhammed Ebu'l-Kasım [Kasım'ın ba­bası) künyesini aldı. Hz. Hatice’nin Kasım'dan sonra Rukıyye, Zeyneb, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma isimli çocukları oldu.

     Zaman ikisinin de üzerini senelerce sükûnet ve huzur verici ör­tüsüyle kuşattı. Bu süre içerisinde Fahr-i kâinat, sevgi pınarından do­ya doya içip kandı. Bu, öksüz olarak geçirdiği maziye bir karşılık, istikbalde karşılaşacağı büyük meşguliyetlere ve ağır mücadelelere de bir hazırlıktı.

    Evliliklerinden sonra mallarının idaresini Hz. Muhammed'e ((a.s.m) bıraktı.

        Hz. Muhammed ancak sabahın aydınlığı gibi açık olan rüyalar görmeye başladı. Yalnızlığı tercih ediyordu. Hiçbir şeyi yalnız kal­maktan daha çok sevmiyordu. Bir gece, uykusunda bir rüya gördü. Bu ona çok ağır geldi. Karnı çıkarılarak yıkanıp temizlenmiş sonra eskisi gibi tekrar yerine konmuştu. Bunu hanımı Hz. Hatice’ye anlattı. Hanımı da:

— Bu bir hayırdır, müjdeler olsun, dedi.

Hz. Muhammed evlilik yıllarında çoğu zamanlar hıra mağarasına gider orada Hz. İbrahim’in dini, hanif dinine göre Allah’a ibadet ederek geçirirdi. Yine bir Ramazan ayını Hıra ma­ğarasında, ibadetle geçiri­yordu. Hıra'da dağındaki mağarada ibadet ettiği sırada, elinde içinde bir kitap bulunan bir kapla gökten yanına bir meleğin indiğini gördü. Melek ona;

_Oku dedi. .

Hz. Muhammed (S.A.V) :

— Ben okumam (okuma bilmem) diye cevap verdi.

Melek onu sert bir şekilde sıkıp sonra serbest bıraktı ve ona:

— Oku, sözünü tekrar etti. Hz. Muhammed ona:

— Ben okuma bilmem, dedi.

Melek onu kucakladı. Öyle ki Hz. Muhammed onun ölüm olduğu­nu zannetti. Sonra onu serbest bırakıp:

— Oku dedi.

Hz. Muhammed (S.A.V) :

— Oku dedi. Hz. Muhammed:

— Neyi okuyayım? Diye sordu.

Melek:

—“Yaratan Rabbinin adiyle oku. O insanı yapışkan bir madde­den yarattı. Oku, senin Rabb'in en yücedir. O kalemle (yazmayı) öğ­retendir. O, insana bilmediğini öğretmiştir.” dedi. [Alak Suresi 1-4 )

       Hz. Muhammed onun söylediklerini okudu. Okuyup bitirince Me­lek gitti.

Hz. Muhammed Hıra'dan çıktı. Dağın yarısına gelince gök­ten bir ses duydu. Şöyle diyordu:

— Ey Muhammed! Sen Allah'ın elçisisin. Ben de Cebrail'im.

Hz. Muhammed bundan çok korktu. Başını gökyüzüne her kaldır­dığında onu görüyordu. Hızla Hz. Hatice’nin yanına döndü. Durumu ona anlatıp şunları söyledi

— Hatice! Vallahi, ben şimdiye kadar bu putlara ve kâhinler kızdığım kadar hiçbir şeye kızmadım. Ben kâhin olmaktan korkuyorum.” Hz. Hatice:

—Hayır, asla. Amcaoğlum! Sen böyle söyleme. Allah seni, hiçi bir zaman böyle yapmayacak. Çünkü sen akrabalarla ilgilenirsin, sö­zün doğrusunu söylersin, emânete riayet edersin. Senin ahlâkın gü­zeldir.

Daha sonra Hz. Hatice Varaka'ya gidip ondan Cebrail hakkında bilgi istedi. Bunun üzerine o şöyle dedi:

— Kuddüs… Kuddüs… Ey Kureyş kadınlarının hanımefendisi! Bu isim sana nerden geldi?

Hz. Hatice şöyle cevap verdi:

— Amcaoğlum, Muhammed bana kendisine bunun geldiğini söyledi:

Varaka yine:

— Kuddüs, Kuddüs. Onu ancak yakında gelecek olan bir peygam­ber bilir. O (Cebrail) Allah'la Peygamberleri arasında bir elçidir. Şeytan onun şekline girmeye ve onun adını kullanmaya cesaret ede­mez dedi.

     Hz. Hatice Hz. Muhammed'e koşup duyduklarını ona anlattı. Daha sonra giyinip yine amcası Varaka İbn Nevfel'e gitti. Varaka, Hıristiyanlığı kabul etmiş, çok kitap okumuş. Tevrat ve İncil'e inanıp onları okuyanlardan çok şeyler işitmişti. Varaka Hz. Hatice'nin sözünü duyunca şöyle dedi:

— Amcaoğlun doğru söylüyor, bu peygamberliğin başlangıcıdır. Şüphesiz ona, daha önce Musa'ya gelen Nâmus-u ekber Cebrail (A.S) geliyor. O bu ümmetin peygamberi olacak. Ona söyle Sebat etsin.

     Hz. Hatice müjdeyi Resûlullah'a (S.A.V) götürdü. Fakat vahiy bir süre kesildi. Peygamber (S.A.V) çok üzüldü. Ölmek için dağların te­pelerine gitmeye başladı. Tam bir dağın doruğunda olduğu sırada Cebrail (A.S) ona görünür ve şöyle seslendi:

—Sen Allah'ın nebisisin.

Bundan dolayı onun içi rahatlar ve kendine gelirdi.

Hz. Hatice şöyle dedi:

— Amcaoğlu! Sana gelen bu kişiyi geldiği zaman bana haber verebilir misin?

Peygamber (S.A.V) :

— Evet dedi. Hz. Hatice:

— O sana geldiği zaman, onu bana haber ver dedi. Cebrail (A.S) ona geldi. Resûlullah (S.A.V):

— Hatice! İşte bu bana gelen Cebrail'dir, dedi. Hz. Hatice:

— Evet, kalk amcaoğlu! Sol uyluğuma otur dedi.

Rasûlüllah (S.A.V) kalkıp onun sol uyluğuna oturdu. Hz. Hatice:

— Onu görüyor musun? Diye sordu. Peygamber (S.A.V) :

— Evet, dedi. Hz. Hatice:

—Kalk, şimdi de sağ uyluğuma otur, dedi.

Rasûlüllah (S.A.V) kalkıp yerini değiştirdi. O sırada Hz. Hatice başörtüsünü attı ve sordu.

—Onu hâlâ görüyor musun? Resûlullah (S.A.V):

— Hayır dedi. Hz. Hatice:

— Amcaoğlu! Sebat et, müjdeler olsun ki, vallahi o, melek­tir, şeytan değildir, dedi.

Bir gün, Rasûlüllah yolda yürüyordu. Hıra'da gelen meleği, gök­le yer arasındaki bir kürsü (taht) üzerinde gördü. Korkarak hanımı Hatice'ye döndü ve şöyle dedi:

— Beni örtünüz.

     Hatice onu örttü. Daha sonra onu yatağında titrer bir halde ya­tarken gördü. Nefesleri ağırlaşmıştı. Alnından ter akıyordu. Sanki o kendisine fısıltıyla konuşan birisini dinliyor gibiydi. Daha sonra bu durum ondan gitti o da, sanki duyduğunu tekrarlarcasına şunları söy­ledi:

—“ Ey örtüye bürünen! Kalk. Uyarı görevini yap. Rabbinin ululu­ğunu anlat. Elbiseni temiz tut. Putperestlik pisliğini bırakmakta de­vam et.”[1][müzemmil suresi]

Daha sonra Rasûlüllah (S.A.V) hanımı Hz. Hatice'ye bakıp şöyle dedi:

— Hatice! Artık uyuma ve rahat zamanı bitti. Cebrail bana in­sanları uyarmamı, onları Allah'a ve ona ibadete davet etmemi emret­ti. Ben kimi davet edeyim ve bana kim cevap verir?

Hz. Hatice:

— Davet ettiklerinin ve cevap verenlerin ilki benim diye cevap verdi.

İşte böylece Hz. Hatice Allah'a ve Rasûlüne iman edenlerin ve Muhammed’in Rabbinden getirdiklerini tasdik edenlerin ilki oldu. Daha sonra Ebu Bekr İbni Ebî Kuhafe, Ali İbn Ebî Talib ve Zeyd bin Harîse. Müslüman oldular.

    Fakat Kureyş'in efendileri Rasûlullah'ın (S.A.V) getirdiklerini in­kâr edip imân etmediler. Onu yücelten, kendilerini alçaltan ve otori­telerini sarsan şeyleri nasıl kabul edebilirlerdi. Ona düşman olup ezi­yet ettiler. Hz. Hatice ise davasında ona yardım etti. Hatice onun doğru ve dürüst bir veziri idi.

   Hz. Hatice'nin faziletleri çok fazladır. Son Peygamberle evlenmesi, ilk Müslüman olması, Peygamber Efendimizle beraber ilk namazı kılması, mübarek bir silsile olan şeriflerin ve seyyitlerin ceddi olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in anneleri olan Hz. Fatıma'nın annesi olması, hayatta iken cennetle müjdelenmesi, Cebrail (a.s) vasıtasıyla bizzat Allah’ın (c.c) selamına muhatap olması gibi daha birçok faziletlere sahip idi.

    Hz. Hatice (r.anha), Allah'ın selâmına ve Resûlullah'ın (a.s.m) övgüsüne mazhar olmuş son derecede faziletli ve şerefli bir kadındı. O, imanda, sabırda, iffette, güzel ahlâkta, kısacası her yönü ile örnek olan bir anneydi. Peygamber Efendimiz; "Hıristiyan kadınlarının en hayırlısı İmran’ın kızı Meryem, Müslüman kadınlarının en hayırlısı ise Hüveylid'in kızı Hatice'dir" şeklindeki mübarek sözleriyle faziletliliğine işaret etmiştir. Bir başka hadisinde de;

"Dünya ve âhirette değerli dört kadın vardır. İmran’ın kızı Meryem, Firavun'un hanımı Asiye, Hüveylid'in kızı Hatice ve Muhammed'in (a.s.m) kızı Fatıma’dır” ifadeleriyle yine Hz. Hatice'nin ismini yâd etmiştir.

Hz. Hatice'nin sadakati, Cenab-ı Hakk'ın lütfüne mazhar oldu. Bir gün Cebrail (as) Peygamber Efendimize gelerek şöyle söyledi; "Hatice'ye Allah'ın selamlarını söyle ve Onu Cennette inciden yapılmış bir saray ile müjdele" dedi. Resul-i Ekrem, "Ya Hatice, bu Cebrail'dir, sana Allah'tan selam getirdi" deyince, Hz. Hatice, Allah'ın selamını büyük bir memnuniyetle kabul etti ve Cebrail’e de iade-i selamda bulundu. Bu hadise Hz. Hatice'nin Allah katındaki değerinin çok güzel bir göstergesi olduğu gibi, daha hayatta iken Cennetle müjdelenmiş oldu.

Cebrail (A.S) Resûlüllah'a (S.A.V) gelip şöyle dedi:

—İşte şu Hatice'dir. Sana doğru geliyor. Yanında bir kap, için­de de yiyecek, içecek var. O sana geldiği zaman, ona Rabbi’nden ve benden selâm söyle. Ona cennette bir evi müjdele. Orada ne gürültü, patırtı ne de meşakkat vardır.

Hatice geldiği zaman Rasûlüllah (S.A.V) ona şöyle demişti:

—Allah Hatice’ye selâm söylüyor. Hz, Hatice şöyle cevap verdi:

— Şüphesiz Allah selâmdır. Selâm Cebrail'in üzerine olsun. Se­lâm ve Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun.

Rasûlüllah (S.A.V) ashabıyla birlikte otururken yere dört satır ya­zı yazıldı. Rasulullah (S.A.V) sordu:

— Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Ashab:

— Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Peygamber (S.A.V) şöyle dedi:

— Cennet kadınlarının en faziletlileri dört kişidir. Bunlar Hatice Bint Huveylid, Fâtıma Bint Muhammed, Meryem Bint İmran ve Firavun’un hanımı Asıya Bint Muzahim'dir.

   

     Muhasaranın çöküşünden altı ay sonra Hz. Muhammed (S.A.V)'in Amcası Ebu Tâlib vefat etti. O yeğeni için sadakatli bir baba, kefil, koruyucu ve Kureyş'in müşrikleri önünde aşılmaz bir engeldi. Hz. Ha­tice, amca Ebu Tâlib'in matemine şahit olmadı. O, Rasûlüllah'ın evine sevgili zevcinin durumunun düzeldiğine kanaat getirdikten sonra rabbine kavuşmak arzusuyla yatağında dünyaya veda etme durumun­daydı...

Bu esnada Rasûlüllah (S.A.V) Efendimiz, Hz. Hatice'nin yanına oturmuş sekerâtı mevtin (ölüm anının ağırlığının) ona kolay gelmesini sağlamaya çalışıyor ve Allah'ın onun için hazırladığı nimetleri müjdeliyordu.

Üç kızı; Zeyneb, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma yatağının çevresine oturmuşlar, âhiret yolculuğundan önce doya, doya annelerine bakıyor­lardı. Hz. Hatice, Ebû Tâlib'in ölümünden üç gün sonra bîsetin (peygamberlik gelmesi) onuncu yılı Ramazanın onunda 65 yaşındayken vefat etti. Cennet-ül muallâ’ya gömüldü. Onu kabrine Rasûlüllah (S.A.V) mübarek elleriyle yerleştirdi. Sonra evlendikleri günden itibaren kendisine her konuda yardımcı olan ve son nefesine kadar yanı başında cihadına ortak oldu­ğu sevgili zevcesine veda edip, keder içinde evinin yolunu tuttu. Kızları Ümmü Gülsüm ve Fâtıma'yı bağrına bastı; onları hem teselli ediyor, hem de uğradıkları musibete karşı onlara destek olmaya çalı­şıyordu. Anladı ki, o andan itibaren Mekke'de yeri yoktur. Hz. Hatice'nin vefatından sonra burası kendisine oturulacak bir yer olmaktan çıkmıştır.

Ebû Tâlib ve Hz. Hatice ölünce Rasûlüllah'ın (S.A.V) başına felâ­ketler peş peşe gelmiş oldu. Hatice onun İslâm üzere olan sadık yar­dımcısı idi. Rasûlüllah onu anmadan evinden çıkmazdı.

Hatice gerçekten ölmüş müydü?

Mana olarak asla!.. Peygamber olan zevcinin hayatında daima dipdiri kalmıştı. Gidip gelirken onun hayali gözünün önünden gitmi­yordu.

Rasûlüllah (S.A.V)'in hayatına Hatice'den sonra başka kadınlar da girdi. Ama kalbi ve dünyası bütün samimiyetiyle bu ilk zevcesine ait olacaktı. Çünkü o çeyrek asır süresince erkeğinin evinin tek sevgili, şefkatli kadınıydı. O evde ona hiç bir kadın bu süre içerisinde ortak olmamış, erkeğinin ufkunu ondan başkası gölgelendirmemişti.

     Hz. Hatice’nin vefatından sonra bu eve başka zevceler de geldi. Arala­rında çocuğu olanlar, güzel olanlar, soylu ve mevki sahibi olanlar da vardı. Ancak hiç birisi Hatice'yi bu evdeki mevkiinden uzaklaştıramadığı gibi, sevgili zevcinin gönlünde taht kuran hatıraları derecesinde bir mevki de elde edemediler...

Seneler sonra Medine, Bedir zaferinden sonra Kureyş esirlerinin fidye karşılığı serbest bırakılmasına şahit olacaktır. Burada Hatice'ye ait bir gerdanlığın, kızı Zeyneb tarafından esir bulunan kocası Ebû'l-As b. Rebî'in esirlikten kurtarılması için fidye olarak gönderil­diği görülecektir. Kahraman peygamberin kalbi kederden burkulacak, zafer elde etmiş bulunan arkadaşlarından, bu gerdanlığın Zeyneb'e iade edilip Ebû'l-As'ın serbest bırakılmasını isteyecektir.

   Rasûlüllah (S.A.V)'in evi, gençliğinin en taze dönemlerinde ve Rasûlüllah'ın sevgisine malik olan Aişe binti Ebû Bekir'in, daha önce zevcinin kalbine yerleşen bü mübarek hanımın kazandığı büyük sev­giyi kıskandığına şahid olacaktır. O Hatice ki, son nefesine kadar tek başına zevcinin kalbine tesir etmiş, vefatından sonra da bu kalpteki yerini korumuştur.

    Mü'minlerin annesi Hz. Aîşe anlatmaktadır:

“Hatice'nin kız kardeşi Hâle, Medine’ye gelir. Rasûlü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, evinin önünde Hale’nin, merhum hanımının sesine benzeyen sesini işitince heyecanla:

__ Aman Allah'ım! Bu Hâle!!! Diye haykırır.

 Buna karşılık, Aîşe kendini tutamayarak.

__ Ölen bir ihtiyar kadını bu kadar hatırlamakta mana ne? Cenab-ı hak sana daha iyi zevceler verdi.

Rasûlullah (S.A.V)'İn rengi değişti, öfkeyle Aîşe'yi şöyle azarladı:

_Vallahi, Allah bana ondan daha hayırlısını vermedi; insanlar be­ni inkâr ettiğinde o bana inandı, insanlar beni yalanladığında o beni tasdik etti, insanlar beni (muhasaraya alıp her şeyden) mahrum etti­ğinde malıyla o destekledi. Diğer kadınlardan olmadığı halde Allah onunla bana çocuk ihsan etti.

Aîşe kendi kendine şu kararı vererek sesini kesti. «Vallahi, bundan sonra onu hiç dilime dolamayacağım.»

Daha önce Hatice hakkında konuşurdu.

Bir gün de, Rasûlullah (S.A.V) Hatice'yi sıkça anınca Aîşe (r'anhâ) ona şöyle dedi:

_Sanki dünyada Hatice'den başka kadın yok gibi.

Rasûlullah (S.A.V) de şu karşılığı verdi:

_O şöyle, şöyle idi. Benim ondan çocuğum da oldu.

Aîşe, Rasûlullah [S.A.V)'in bir koyun kestiğinde:

_Onu Hatice'nin dostlarına gönderin. Dediğini görüp duruyordu. Bir defasında Aîşe bu konuda ileri geri konuşunca Rasulullah (S.A.V):

— Ben Hatice'nin sevdiklerini severim. Buyurmuştu. Sahih-i Müslim'deki bir rivayette şöyle buyurduğu zikredilir.

— Bana onun sevgisi bahşedildi. (Yani Hatice'yi sevmek İslâmi bir fazilettir.)

Mekke'nin fethinde, Hatice'nin vefatının üzerinden on yıldan fazla bir zaman geçtiği halde, Rasûlullah (S.A.V)'in Mekke'nin fethi­ni kontrol etmek üzere kurulan karargâh için yer olarak Hz. Hatice'nin kabrinin yakınını seçtiği görülür. Fetih tamamlandıktan sonra ise gerek Kâbe’yi tavaf ederken, gerek putları yıkarken Hatice'nin evine zaman, zaman gitmek suretiyle onun ruhu ile ünsiyetini ve onun ma­nevî varlığıyla yakınlığını devam ettirmek istediği görülür. Rasûlullah (S.A.V) bu uzun, yorucu mücadeleye karşı Hatice'nin sevgi ve şefkat pınarından doya, doya içerek teçhizatlanmıştır.

  Hatice'den sonra milyonlarca kadın İslâm'a girecektir, ancak o, kahraman peygamberin hayatındaki rolü için Allah'ın seçtiği ilk müslüman kadın olma özelliğini koruyacaktır.

    Henüz altı yaşında iken anne sevgi­si ve şefkatine doymadan annesini kaybeden ve anne şefkatinin öz­lem ve hasretiyle büyüyen sevgili Peygamberimiz (S.A.V), özlem ve hasretini duyduğu sevgi ve şefkati Hz. Hatice'de fazlasıyla bulmuş­tur.

Yine Hz. Muhammed (S.A.V)'e eş olarakta Hz. Hatice, yeri doldurulamayan eşsiz bir kadındı. O, Hz. Muhammed (S.A.V)'e tarihin benzerini bahşedemeyeceği şekilde örnek sevgi, sadakat, vefa ve cefakâr bir kadınlık yapmıştır. Yeri gelmiş malını feda etmiş, ye­ri gelmiş canını feda etmiştir. Tarih, sevgide, şefkatte, vefada ve cefâda Hz. Hatice'den daha şerefli bir kadından asla bahsedemeyecektir... Çünkü Hz. Hatice, dünya durdukça müslüman kadınlarına her yönüyle örnek İslâm kadı­nı olmaya devam edecek ve ismi hürmetle ve rahmetle kıyamete ka­dar dillerden düşmeyecektir...

    Hz. Muhammed (s.a.v) yirmi beş yıl süren mutlu evlilikleri süresince, Araplarda çok evlilik gelenek olmasına ve eşi Peygamber Efendimizden on beş yaş büyük olmasına rağmen başkasıyla evlenmedi. Ebu Talib'in vefatından üç gün sonra Hz. Hatice'nin de vefat etmesi Peygamber Efendimizi çok etkiledi (620). Bir taraftan azılı müşriklere karşı kendisini daima koruyan amcasını, diğer taraftan yirmi beş yıllık sadık hayat arkadaşını ve destekçisini kaybetmişti.

   Hz. Hatice'nin vefatından sonra akrabalarıyla alakasını hiçbir zaman kesmeyen Peygamber Efendimiz, eşini de her zaman yâd ederek en güzel vefa timsali de olmuştur. Bazen hanımlarının yanında da yâd edince özellikle Hz. Aişe'nin kıskanmasına sebep olurdu. Hz. Aişe'nin, ölüp gitmiş bir kadını ne diye hala anıp durduğunu, üstelik Allah'ın kendisine ondan daha hayırlısını verdiğini söylemesi üzerine, Hz. Hatice'nin daha hayırlı olduğunu ifade ederek;

 "Allah Hatice'den daha hayırlısını bana vermedi. Çünkü o herkesin küfür içerisinde olduğu bir zamanda bana iman etti. Herkesin beni yalanladığı bir zamanda, o beni tasdik etti. Herkesin her şeyi benden esirgediği bir zamanda, o beni malına ortak etti. Diğer eşlerimden çocuğum olmadığı halde Cenabı Hakk, ondan bana çocuk verdi " şeklinde mukabele de bulundu. Hatasını ve Resulullah'ı üzdüğünü anlayan Hz. Aişe özür dileyerek bir daha böyle ifadeleri kullanmadı. Yine Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre, Hz. Hatice'yi yâd edip onun için dua etmesi Peygamber Efendimize büyük haz verirdi.

Peygamber Efendimiz ömrü boyunca mübarek eşini hiç unutmadı. Hatıralarına değer verdi. Bedir Savaşı sırasında kızları Zeyneb'in eşi Ebu'l-As Müslümanların eline esir düştü. Zeyneb, kocasını esaretten kurtarmak maksadıyla, evlendiği zaman annesi Hz. Hatice tarafından kendisine hediye edilen gerdanlığı gönderdi. Eşinin hediyesi olan gerdanlığı gördüğünde çok duygulanan Peygamber Efendimiz, gerdanlığı Zeyneb'e geri göndermelerini rica etti.

Hz. Hatice'nin hayatı, Allah'ın rızası, ailenin huzuru, dünya ve ahiret saadetinin kazanılması hususunda Müslüman aileler için çok önemli bir örnek teşkil eder. Onun hayat tarzı ve fedakârlığı anısının ölümsüzleşmesini netice verdi. Çünkü Hz. Hatice (r.anha) Müslümanlar arasında çok sevildi. Arap olan veya olmayan birçok Müslüman aile kız çocuklarına onun adını vererek sevgilerini gösterdiler.

    HZ. HATİCE'NİN GÜZEL AHLAK VE İFFETİ



     Hz. Hatice, üstün iffetinden dolayı, Müslüman olmadan evvel "Tâhire." lakabıyla anılmış, "Kübra" sıfatı ise Rasulullah'ın en büyük hanımı olması nedeniyle sonraki dönemlerde kullanılmıştır

Evlatlarına karşı çok şefkatli idi. Ev işlerini de hakkiyle bilen bir hatundu. Peygamberimize karşı büyük hürmeti ve sevgisi vardı. Hem peygamberliğinden önce hem sonrasında Resulullah ne buyurursa itiraz etmeden kabul eylerlerdi.

Hz. Hatice, Allah (Azze ve Celle)ın selâmına ve Rasûlullahı’ın övgüsüne nail olacak derecede faziletli ve şerefli bir kadındı. O, imanda, sabırda, iffette, güzel ahlâkta, kısacası her yönü ile örnek olan bir anneydi. Resûlullah:

   “Hıristiyan kadınlarının en hayırlısı İmrânın kızı Meryem, Müslüman kadınlarının en hayırlısı ise, Hüveylid’in kızı Hatice’dir .“ Buyurdu. Bu konudaki diğer bir hadisinin meali şöyledir:

“ Dünya ve âhirette değerli dört kadın vardır. İmranın kızı Meryem Firavunun karısı Asiye, Hüveylid’in kızı Hatice ve Muhammed’in kızı Fâtıma’dır.”

Bir gün Cebrâil Rasûlullaha gelerek şöyle buyurdu:

“Hatice’ye Allah(Azze ve Celle)ın selâmlarını söyle.”

 Rasûlullah:

_Ya Hatice, bu Cebrâildir, sana Allah(Azze ve Celle)tan selam getirdi deyince, Hz. Hatice, Allah(Azze ve Celle)ın selamını büyük bir memnuniyetle kabul etti ve Cebrâile de iade-i selâmda bulundu.

       Hz. Hatice (r.anha) iffet ve edebinden dolayı hiçbir zaman isteklerini doğrudan Allah Resul’üne (s.a.v) söylemiyordu. İsteklerini genelde bir öneri niteliğinde nihai bir saygıyla Allah Resul’üne (s.a.a) bildiriyordu.
Bunun üzerine Hz. Hatice (s.a) Allah Resul’üne (s.a.v) şöyle arz etti: “Ey Allah’ın Resulü! Senden bir isteğim var. Kızım Fatıma aracılığıyla o isteğimi sana bildirmek istiyorum. Bu isteğimi direk senden istemekten hayâ ediyorum.”
Bu sözlerin ardından Allah Resulü (s.a.v) evden dışarı çıktı. Sonra Hz. Hatice (s.a) kızı Fatıma’yı (r.anha) yanına çağırdı ve şöyle buyurdu:

 “Sevgili yavrum, babana söyle ki annem kabrinden korkuyor. Vahiy indiği sırada üzerine giydiği elbisesini kefen yapıp mezarıma koysun.”

 Hz. Fatıma (r.anha) babasının yanına gelerek annesinin isteğini iletti. Allah Resulü’de (s.a.v) o elbiseyi Hz. Hatice’ye (r.anha) yolladı. Hz. Fatıma (r.anha) elbiseyi annesine verince Hz. Hatice’nin vücudunu tarifsiz bir mutluluk kapladı. Sonrasında ise mutmain bir kalp ve huzur içinde gözlerini fani dünyaya kapattı. Resul-i Ekrem (s.a.a) hüzün dolu kalbiyle Hatice’nin (r.anha) kefen, hanut ve gusül işlerine başladı. Hz. Hatice’yi kefenlemek istediğinde Cebrail-i Emin (a.s) nazil oldu ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü, Allah selam söylüyor ve buyuruyor ki Hatice’nin (s.a) kefen işleri bize ait ve onun kefeni cennet kumaşından olacaktır.” Bu haber Allah Resul’ünün (s.a.a) kalbini ferahlattı. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a) ilk önce verdiği o elbiseyi kefen yaptı ve üzerine de Cebrail’in getirdiği cennet kefenini giydirdi. Sonra yanındaki akraba ve dostlarıyla birlikte Hz. Hatice’nin mübarek cenazesi Cennet-ül Mualla’ya teşyi etti. Orada Hz. Hatice (s.a) için bir kabir hazırlandı, Allah Resulü (s.a.v) kabre indi ve uzandı. Sonra Hz. Hatice’yi o mezara koydu ve üzerini toprakla örttü.

İBRET VE ÖĞÜTLER

Her yönüyle bütün kadınlara nasıl bir eş ve nasıl bir anne olmak hususunda emsal olacak dünya durdukça dillerde hürmet ve rahmetle anılacak Hz. Resulullah’ın ilk eşi Hz. Hatice.

     Hz. Hatice, üstün iffetinden dolayı, Müslüman olmadan evvel "Tâhire." lakabıyla anılmış, "Kübra" sıfatı ise Rasulullah'ın en büyük hanımı olması nedeniyle sonraki dönemlerde kullanılmıştır.

Evlatlarına karşı çok şefkatli idi. Ev işlerini de hakkiyle bilen bir hatundu. Peygamberimize karşı büyük hürmeti ve sevgisi vardı. Hem peygamberliğinden önce hem sonrasında Resulullah ne buyurursa itiraz etmeden kabul ederdi.

Hz. Hatice, Allah (Azze ve Celle)ın selâmına ve Rasûlullahı’ın övgüsüne nail olacak derecede faziletli ve şerefli bir kadındı. O, imanda, sabırda, iffette, güzel ahlâkta, kısacası her yönü ile örnek olan bir anneydi.

Bir kadın ki hayat arkadaşına öyle bir sadakat ile bağlı ki, sahip olduğu bütün servetini onun idaresine bırakıyor ve bir daha ne yaptın diye sormuyor?

Bir kadın ki, sevdiğine öylesine bir aşk ile bağlı ki yirmi beş yıl süren evlilikleri boyunca hiç itiraz etmemiş eşi ne söylediyse itirazsız kabul etmiş. Asla sesini yükseltmemiş sevdiğinin yanında. Ve öyle bir sevgiyle kuşatmış ki eşini,  yaşadıkları muhitte çok evlilik gelenek olmasına ve kendisinden on beş yaş küçük olduğu halde kocası başka bir kadına teveccüh etme ihtiyacı hissetmemişti.

Bir kadın ki, öyle bir şefkat ile eşini kuşatmış ki, en yakın akrabalarının bile sırtını döndüğü zamanda en azılı müşriklerin saldırganlıklarına karşı siper etmiş tüm varlığıyla kendini. İnsanların eşini yalandığı en şiddetli zamanlarda ne pahasına olursa olsun tasdik etmiş hep onu hem de hiç karşılık beklemeden.

Hz. Hatice, O kadar edepliydi ki, en masum isteklerini bile doğrudan eşine söylemiyor çocuklarını aracı yapıyordu.

Tarihte hiçbir kadına nasip olmayacak derecede sevgide, şefkatte, vefa ve cefada,  eşine yol arkadaşlığı yapmıştı.  Vefat etmesinden on yıl sonra bile Allah resulü onun akrabalarıyla alakasını kesmeyecek ve hayatının sonuna kadar onu;

__ Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir diye yâd edecekti.

Tahire lakabıyla yâd edilen Hz. Hatice iffeti ile cenab-ı hakkın rızasını kazanmıştı.

Kadınların günahlarının çoğu, iffet konusu içindedir. İffet, bir genç kızın veya kadının, değeri para ile ölçülemeyen bir mücevheridir. Bu mücevheri ele geçirmek için, Allah-u Teâlâ’dan korkmayan her erkek, bütün şeytanlığını kullanır. Ele geçirdikten sonra, maksadına erişmiştir. Artık o, mücevherlikten çıkmış, adi bir taş olmuştur. Sokağa atılıverir. Bu alış-verişte, erkek, bir namus hırsızıdır. Kadın ise, mücevherini çaldırmış, bir zavallıdır.

İffetsiz olan, Allah katında günahkâr, halkın yanında da itibarsızdır. Bir namussuzun toplumdaki iyilerin yanında itibarı [saygınlığı], bir köpeğin itibarı kadar yoktur. Erkeklik ve dişilik duyguları, insanlarda da, hayvanda da vardır. Hayvanlarda utanma hissi olmadığı için, onlar, bu duygularını gizlemez. İnsan ise, şeref ve haysiyet duygularına sahip olduğu için, erkeklik ve dişilik hislerine karşı meşru yol arar.

Bir insanın ve bir ailenin şerefi ve itibarı, bu duygu karşısındaki tutumu ile ölçülür. Zengin ve çok güzel bir kadın, eğer iffetsiz ise, itibarsızdır. Fakir ve namuslu bir kadın ise, her yerde, her zaman itibarlıdır, saygıya layıktır. Bunlar, normal ve temiz bir toplumun iffet ölçüleridir. İffet kaidelerini ayaklar altına almış, yalnız hayvani hisleri peşinde koşan insan topluluğu, bu sözlerle alay eder. Onlara sözümüz yoktur. Dünyadaki pek çok rezaletler, cinayetler, iffetsizlik yüzünden meydana gelmektedir.

İnsanların pek çoğu, iffetsizliğin fenalıklarını bildikleri halde, kendilerini bu fena yollara sapmaktan alıkoyamaz. Bu kuvvetli duygu karşısında, onları selamet yoluna çıkaracak çare, terbiye ve ahlak meselesidir.

Allah’tan korkan bir insan iffetsiz olamaz. O halde, çocuklarımıza Allah korkusunu öğretmeye çalışmak, bizim için en başta gelen görev oluyor. Allah-u Teâlâ’dan korkmak için, Allah’ı iyi bilmek lazımdır. Allah’ı bilmek için, Onun büyüklüğünü ve sıfatlarını öğrenmek zorundayız. Allah-u Teâlâ’yı hiç düşünmeyen bir topluluk için, Allah korkusuna sahip olmak kolay değildir. Allah-u Teâlâ’dan korkmak da, bir bilgi, bir çalışma ve bir gayret işidir. Durup dururken, Allah korkusu meydana gelmez. Dinin emir ve yasaklarına riayet edene kolay gelir.

KAYNAK:HÜRAVAZ

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER