HZ. ZEYNEB BİNTİ CAHŞ(R.ANHA) Hakkında bilinmeyenler

HZ. ZEYNEB BİNTİ CAHŞ(R.ANHA) Hakkında bilinmeyenler

HZ. ZEYNEB BİNTİ CAHŞ

      Hz. Zeyneb bint-i Cahş, Resul-i Ekrem Efendimizin halası Ümeyme bint-i Ab­dül­mut­ta­lib’in kızı idi. Daha önce Peygamber Efendimizin evlatlık edindiği Hz. Zeyd b. Hârise’yle evlenmişti. Bu evliliğin dünürlüğünü de bizzat Resûl-i Ek­rem Efendimiz yapmıştı.

Hz. Zeyneb ve ailesi böyle bir evliliği istemedikleri halde, sırf Pey­gamber Efendimizin ısrarı üzerine rıza göstermişlerdi.

Pey­gam­be­ri­mizin, Allah’ın Emriyle Hz. Zeyneb’i Alma

    Eskiden beri yerleşmiş olan ve neredeyse bir din haline gelmiş olan cahiliye adetlerinin yıkılması yerine Allah-u Teâlâ’nın nizamının yerleşmesi lazımdı. Bu adetlerin kaldırılmasını ise yüce Allah bizzat resulünün eliyle yaptırıyordu. Mesela cahiliye devrinde evlatlık olanlar kişinin kendi öz evladı gibi muamele görüyordu. Hatta kendi isimleri ve künyeleri evlatlıklarına veriliyordu. Bu yüzden ilgili emirler gelmeden evvel Hz. Zeyd bin Harise’ye Zeyd Bin Muhammed deniliyordu. Evlatlığın hanımı öz oğlun hanımı gibi muamele görüyordu

    Cahiliye döneminden beri devam ede gelen imtiyazlı sınıf hâkimiyeti ortadan kalkmalıydı. Yeni İslam toplumu adalet, eşitlik ve Allah nizamı üzerine kurulmalıydı. Hz. Peygamber Medine’ye hicret eden halasının kızı ve Abdullah B. Cahş’ın kız kardeşi olan Zeynep bu iş için bulunmaz bir fırsattı. Zeyneb’in evlilik yaşı geldiğinden söz edildiği bir günde eski ve yanlış olan adetlerden biri olan zengin-fakir, soylu-köle adetlerinin yıkılma zamanının geldiğine hükmederek Zeyneb’i evlatlığı Zeyd için istedi.  Fakat ne Abdullah ne de kardeşi Zeynep soylu ve hür bir kadının azad edilmiş bile olsa bir köle ile evlenmesini hoş karşılamadılar. Her ikisi de amcazâdeleri olan Allah’ın elçisine böyle birinin kendileri için uygun olup olmadığını sordular. Onlara göre eşraftan birinin kızı azad edilmiş bir köleyle evlenemezdi. Zeynep daha da ileri giderek böyle biriyle evlenemeyeceğini söylüyordu.

   Resulullah Zeyd’in İslam’daki ve kendi yanındaki kıymetini onlara anlatıp onun da ana ve baba tarafından soylu bir kimse olduğunu söylüyordu. Ancak onlar Allah’ın elçisine olan derin sevgi ve muhabbetlerine ve ona itaat etme hususunda çok titiz davranmalarına rağmen bu evliliğin gerçekleşmesini istemiyor ve kabul edemiyorlardı. Bunun üzerine:

“ister mü’min bir erkekle mü’min bir kadın olsun Allah ve rasulü bir işte hüküm verdiği zaman o işlerinde kendilerinin seçim hakkı olamaz. Kim Allah ve resulüne isyan ederse, apaçık bir sapıtma ile sapıtmış olur” Ahzap suresi 36 ayeti nazil oldu.

    Bunun üzerine Zeynep Allah ve resulünün emrine itaat ederek Zeyd ile evliliğe razı oldu. Fakat bu evlilik eşlere huzur ve saadet vermekten uzak bir seyirde devam ediyordu. Fıtraten bir peygambere eş olacak seçkinlikte ve hususiyetle donatılmış olan Hz. Zeynep çok dindar ve takvalı olmasına rağmen güzelliği ve asaleti ile iftihar ediyordu. Hz. Zeyd’in azad edilmiş bir köle olmasını iğneleyici sözlerle her fırsatta sarf ediyor ve eşinin kalbini kırıyordu. Hz. Zeyd artık buna dayanamıyordu. Aslında Zeyd’i inciten asıl mesele kendisi de Zeynep hakkında aynı düşünüyor, izzetli zevcesi Hz. Zeyneb’i kendisine manen küfüv [denk] bul­mu­yordu. Bu durum, mânevî imtizaçsızlığa sebep oluyor­du. Nitekim evli­liklerinin birinci yılı henüz bitmişken, Hz. Zeyd, Peygamber Efendimize gele­rek, “Ya Re­sû­lal­lah! Ben, ailemden ayrılmak istiyorum” dedi.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, cevaben, “Zevceni tut, boşa­ma! Allah’­tan kork!” buyurdu.[3]

Fakat Hz. Zeyd, Hz. Zeyneb’in başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış oldu­ğunu ve bir peygambere hanım olacak fıtrat­ta bulunduğunu ferasetiyle his­setmişti. Kendisini de ona zevc olarak fıtratta manen küfüv bulmadığı için bo­şadı.

     Peygamber Efendimiz, “mânevî geçimsizlik” sebebiyle Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb arasındaki evliliğin dolayı son bul­masından son derece üzüldü. Çünkü bu evliliği kendisi arzu etmişti. Durumun düzeltilmesi, mahzun Zeyneb (r.a.) ile hadiseden dolayı üzülen akraba­larının gönlünün alınması gerekiyordu.

    Hz. Zeyneb’in iddeti [boşandıktan sonra beklemesi gereken müddet] dol­muştu. Bu sırada 23 yaşında bulunuyordu.

   Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gün, Hz. Âişe validemizle otur­muş, sohbet edi­yordu. Bu esnada kendisine vahiy geldi. İnen ayetlerde Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

   “Vakta ki Zeyd, o kadından alâkasını kesti, onu boşadı —kadın da iddetini tamamladı—  Biz de, onu sana zevce yap­tık. Ta ki evlat­lıkların, kendilerinden alâkalarını kestikleri zevcelerini almakta mü’minler üzerine günah olmasın.”

“Allah’ın, üzerine farz ve takdir ettiği herhangi bir şeyi ifa etmesinde Pey­gambere hiçbir vebâl olmaz.”

“Nitekim daha önceki peygamberlerde de, bu, Allah’ın (tatbik ettiği) âdeti­dir. Allah’ın emri, behemehâl yerini bulan bir kaderdir.”[4]

Vahiy hali sona erince, Peygamber Efendimiz gülümsedi ve “Allah’ın, onu bana gökte nikâhladığını, Zeyneb’e kim gidip müjdeler?” buyurdu.

Ayet-i kerimelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Cenab-ı Hak, Zey­neb’i zevce­liğe alması için Pey­gam­be­ri­mize emir vermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, bu emre uyarak, Hz. Zeyneb’i zevceliğe almıştır. Ayet-i kerimedeki “Biz onu sana zevce yaptık” beyanı, bu nikâhın bir akd-i semâvî olduğuna açıkça delâlet ediyor. Demek ki bu nikâh, harikulâde, örf ve zâhirî muamelelerin üstünde ve sırf kaderin hükmüyledir ki Resûl-i Kibriya Efendimiz de, kaderin o hükmüne boyun eğmiştir. Nefsî arzularla hiçbir ilgisi yoktur.

     

 Bu Evliliğin Mühim Bir Hikmeti

Cenab-ı Hakk’ın emriyle Peygamber Efendimizle Hz. Zey­neb arasında ku­ru­lan bu evliliğin ehemmiyetli bir şer’î hükmü olduğu gibi, bütün mü’minleri ilgilendiren bir hikmeti ve fayda tarafı da vardı. Bu konuyla ilgili gelen vah­yin, “Ta ki evlatlıkların, kendilerinden alâkalarını kes­tikleri zevcele­rini almakta mü’minler üzerine günah ol­ma­sın” mealindeki kısmında beyan buyrulmuştur. Çünkü Cahiliye devrinde, bir kimse birisini evlat edindiği za­man, halk, evlat­lığı, onun adıyla anar ve evlatlık, öz evlat gibi o kimsenin mi­rasından faydala­nırdı. Haliyle, bu inan­ca göre, evlatlığın boşadığı kadını, onu evlat edinen kim­se alamazdı, bu haramdı.

İşte, Peygamber Efendimizin, Allah Teâlâ’nın emrine uya­rak, Hz. Zeyneb’i zevceliğe almasıyla, Cahiliyle devrinin bu inanç ve âde­tinin bâtıl olduğu or­ta­ya kondu. Böyle bir durumda mü’minler için de vebal ve günahın söz ko­nusu olamayacağı belirtildi.

Cahiliyle devrinin bu evlat edinme âdeti, Kur’an-ı Kerim’in şu mealdeki ayet-i kerimeleriyle orta­dan kaldırılmıştır:

“Allah, evlatlıklarınızı öz oğullarınız gibi tanımadı. Bu mücerred, sizin ağzınızdan çıkan bir söz­dür. Hâlbuki Allah hak söyler ve kullarını doğru yola sevk­le hidayete kılar.

    “Ev­lat edindiğiniz kimseleri babalarına nisbet edin. Zira Allah katında insanları babalarına nis­bet et­mek sevap ve adalettir. Eğer onların babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, o hâlde on­lar dinde si­zin kardeşleriniz olmakla beraber, dostlarınızdır da... Hata ettiklerinizde ise, size bir vebal yoktur. Allah Teâlâ, kullarının geçmiş günahlarını mağ­ri­fet ve gelecekte merhamet eder.” (Ahzab, 4-5).

Münafıkların Dedikoduları

     İslam düşmanlarının resul-ü Ekrem’e hücum için dillerine doladıkları meselelerden biri Zeyd ve Zeyneb meselesidir.  Zeyd ve Zeyneb meselesi Kur’an-ı Kerim’in El-Azhab suresinde zikrolunmaktadır.

Sure-i Şerife’nin 37. Ayet-i Kerimesinde deniliyor ki:

“O zamanı da hatırla ki, Allah’ın kendisine ihsanda bulunduğu, seninde iyilik ettiğin kimseye,’ karını boşama ve Allahın gazabından kork!’ diyor, gönlünde Allah’ın açığa vuracağı şeyi gizliyordun halkın çekiştirmesinden korkuyordun hâlbuki layık olan Allah’ı sayıp ondan korkmandır. İmdi Zeyd ne zaman ki o kadından alakasını kesti biz onu sana zevce yaptık. Ta ki oğullukların ilişkilerini kestikleri zevcelerini nikâhlamakta, müminlere herhangi bir güçlük olmasın. Allahın emri elbette yerine getirilecektir.”

Bu ayet-i kerimenin birinci kısmında Zeyd’in Zeyneb’i boşamasından, ikinci kısmında Zeyneb’in Resulü Ekrem ile evlenmesinden bahs olunmaktadır. Evvela Ayet-i Kerimenin birinci kısmını izah edelim.

    Zeyd Kelb kabilesinden idi. Çocukluğunda esir edilerek Mekke’de köle olarak satılmıştı. Hz. Hatice’nin biraderi tarafından hemşiresine hediye edilmiş. O da onu Resul-u erkeme vermişti. Resul-ü Ekrem Zeyd’i derhal azad etti. Fakat Zeyd Hz. Peygamberi o kadar sevmişti ki kendisiyle birlikte ikamet veya babasıyla birlikte kabilesinin yanına avdet arasında muhayyer bırakıldığı zaman Zeyd peygamberle kalmayı tercih etmişti. Bu bağlılık dolayısıyla Zeyd’e Muhammed’in oğlu denilirdi. Zeyd Müslümanlığı ilk kabul edenler arasında bulunuyordu. Ayet-i Kerime evvela bu cihetlere işaret ederek Zeyd’in Müslüman olmakla, azad olmakla ve peygamberi sevmekle Allah’ın lütfuna nail olduğunu söylemektedir.

Peygamber Efendimiz, Hz. Zeyneb ile evlenince, her meselede fırsat kollayıp Müslümanlar arasında fitne ve fesat çıkarmaya can atan münafıklar, bu mese­lede de ileri geri konuşmaya başladılar. Cahiliyye devri inancına göre, evlatlı­ğın boşadığı karısını almayı ha­ram sayılıyordu.  Bunu Resûl-i Ekrem Efendimiz aley­hinde dedikodu ve­silesi yaparak “Muhammed, evladın ka­rısıyla evlenmeyi haram kıl­dı, kendisi ise oğlu Zeyd’in boşadığı karısıyla evlendi” deyip yayga­raya baş­ladılar.[6]

Gelen vahiy bu hususa da cevap veriyor­du: “Muham­med, er­keklerinizden hiçbirinin öz babası değildir (Tabii ki Zeyd’in de öz babası de­ğildir). Fakat o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”[7]

Peygamberlerin, ümmetlerine bir baba gibi nazar ve hitapları risâlet vazifesi itibarıyladır, beşerî şahsiyetleri itibarıyla değildir. Bu bakımdan, elbette onlar­dan zevce al­manın uygun olmayacağından bahsedilemez. Kur’an-ı Kerim, zi­hinlerde bu hususta uyanacak herhangi bir istifhamı bertaraf etmek maksa­dıyla, meâlini aldığımız son ayet-i kerimeyle mânen şöyle demektedir:

“Peygamber rahmet-i İlâhîye hesabıyla size şefkat eder, pe­derâne muamele eder ve risâlet namına siz onun evladı gibisiniz. Fa­kat şahsiyet-i insaniye itiba­rıyla pederiniz değildir ki sizden zevce alması münasip düşmesin! Ve sizlere ‘Oğlum’ dese, ahkâm-ı şeriat itibarıyla siz onun evladı ola­mazsınız!”[8]

 Böyle birçok cihetten hikmetleri bulunan ve hayırlara vesile olan bu pâk ve nezih evliliğe toz kondurmak ve bununla da —hâşâ— Resûl-i Kibriya Efendi­mizin yüce şahsiyetine gölge dü­şürmek niyetiyle çırpınıp duranların, hüsn-i niyetten ne kadar uzak ve maksatlı hareket ettikleri, elbette ki bu izahlarımız neticesinde, basiret ve feraset sahibi mü’minlerin gözünden kaçmaz.

Düğün Ziyafeti ve Bir Mucize

Evliliklerinde ashabına düğün ziyafeti tertiplemek, Resûl-i Ekrem Efendi­mizin bir âdeti idi. Bu âdet, Müslümanlar arasında da günümüze kadar sünnet olarak devam edip gelmiştir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Zeyneb ile evlendiği gün, Enes b. Mâlik’in an­nesi Ümmü Süleym, kendilerine yağda kavrulmuş biraz Me­dine hurması gön­derdi. Gönderilen hurma küçük bir kap içinde ancak Peygamber Efendimiz ve Hz. Zeyneb’e kâfi gelebilecek kadardı.

Hadiseyi, bu bir avuç hurmayı getiren “Hâdim-i Nebevî” unvanıyla şöhret bulan Hz. Enes b. Mâlik şöyle anlatır:

 “Nebi (a.s.m.), götürdüğümü kabul etti ve ‘Bana, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi (r.a.) çağır’ diye emretti; bu arada da­ha birçok kimsenin ismini zik­retti. Re­sû­lul­lah’ın azıcık bir yiyecek için birçok kimseyi çağırmayı bana em­retmesine şaştım. Ama emrine aykırı hareket edemezdim. Onların hepsini ça­ğırdım.

“Bu sefer bana, ‘Bak, mescitte kim varsa, onları da çağır’ dedi. Öyle yaptım. Mescide gidip, orada namaz kılan kimi buldumsa onlara, ‘Re­sû­lul­lah’ın düğün ziyafetine buyurunuz!’ dedim. Geldiler.

“Nihayet sofa doldu.

“Bana, ‘Mescitte kimse kalmadı mı?’ diye sordu.

“‘Hayır’ dedim.

“Bu sefer, ‘Bak, yolda kim varsa, onları da çağır’ dedi.

“Çağırdım. Odalar da doldu.

“‘Gelmeyen kimse kaldı mı?’ diye sordular.

“‘Hayır, yâ Re­sû­lal­lah!’ dedim.

“‘Haydi, çanağı getir’ buyurdu.

“Getirip önüne koydum.

“Elini çanağın üzerine koyup bereket duasında bulundu. Bundan sonra, ‘Onar onar halkalansınlar ve herkes kendi önünden yesin’ buyurdu.

“Davetliler, emredilen şekil üzere oturarak doyuncaya kadar yediler. Böy­lece bütün davetliler bölük, bölük gelip yiyip gittiler.

“Ben çanaktaki hurmaya ve yağa bakıyordum. Sofada ve odalarda bulu­nanların hepsi ondan doyuncaya kadar yediler. Çanakta kalan ise getirdiğim kadardı!

“Re­sû­lul­lah bana, ‘Ey Enes, kaldır!’ diye emretti.

“Ben de çanağı kaldırdım. Sonra da annemin yanına vardım. Hadiseyi ol­duğu gibi anlattım.

“Annem de bana, ‘Hiç hayret etmene gerek yok! Eğer Allah, ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyarlardı’ dedi.”[9]

Pey­gam­be­ri­miz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dini, daveti ve risâleti umumî olduğu için, hemen, hemen kâinatın her nevinden mucizelere mazhar olmuş­tur. Duasıyla yemeklerin bereketlenmesi hususunda da birçok mucize göster­mişlerdir. Mevzuyla ilgisi bakımından bu mucizeyi burada naklettik. Ve dua ediyoruz:

“Yâ Rab! Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) bereketi hürmetine bi­ze ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan eyle!”

Hicab Ayetinin Nâzil Olması

Hz. Zeyneb’in düğün yemeğine davet edilenler, dağılmış, sadece üç kişi kal­mıştı. Bunlar oturup konuşmaya dalmışlardı. Peygamber Efendimiz bu du­rumdan hoşlanmadı. Kalkıp Hz. Âişe’nin odasına kadar gitti. Sonra birbiri ar­dınca diğer Ezvac-ı Tâhirat’ın da odalarına uğradı. Otu­rup konuşanlar gitmiş­lerdir zannıyla döndü. Fakat onlar hâlâ konuşmalarına devam ediyorlardı.

Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, onlara bir şey diyemedi. Tekrar, Hz. Âişe validemizin odasına doğru gider gibi davrandı. Bu sırada onlar da kalkıp gittiler. Peygam­ber Efendimize haber verilince hemen geri döndü. Hücre-i saadete girdi.

   Daha önceleri de Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Hanımları­nı­zı perde arkasına al­sanız.

Zira huzurunuza her çeşit insan gelir, gider” derdi. Fakat Cenab-ı Hak tarafından herhangi bir emir gelmediğinden, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ömer’in bu sözüne karşı sükût ederdi. Hatta bir gün Ezvac-ı Tâhirat’tan Hz. Sevde’yi dışarıda görmüş ve “Ey Sevde! Biz seni tanıdık!” demişti.[10]Bu sözü, hicab hakkında İlâhî emrin gelmesini şiddetle arzu ettiği için sarf et­mişti.

Hz. Zeyneb’in düğün yemeğinde de yukarıda bahsettiğimiz hadise mey­dana gelince, hicab ayeti nazil oldu:

“Ey iman edenler! Bundan sonra Peygamberin evlerine —ye­me­ğe davet edil­meden, vakitli vakitsiz— girmeyin. Fakat davet olun­du­ğunuz zaman girin. Ye­meği yediğiniz zaman dağılın. Söz din­lemek veya sohbet etmek için de (izin­siz) girmeyin. Çünkü bu, Peygambere eza vermektedir. O, ‘Girmeyiniz veya kal­kıp gidiniz’ demekten sıkılıyordur. Allah ise, hakkı açıklamaktan çekinmez. Bir de, onun zevcelerinden lüzumlu bir şey istediğiniz vakit, perde ardından is­teyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem onların kalpleri için daha temizdir. Si­zin, Allah’ın Resulüne eza verme­niz (doğru) olmadığı gibi, kendinden sonra zevcelerini nikâhla almanız da ebedî câiz değildir. Bu, Allah katında çok bü­yük günahtır.” 11

Nâzil olan bu ayet-i kerimeyi, Peygamber Efendimiz, dışarı çıkıp halka okudu. Bunun üzerine Ezvac-ı Tâhirat da perde arkasına çekildiler.[12]

Bundan sonra, neseb ve süt emme yönünden akraba olanlar ile hizmetçi ve hür­riyetlerine kavuşmak için anlaş­ma yapmış bulunanlar dışındakilerle Ez­vac‑ı Tâhirat ge­rek­tiği zaman, ancak perde arkasında konuşur, görüşürler­di.[13]

Bir gün, Peygamber Efendimizin yanında Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Mey­mûne bulunuyordu. Bu esnada âmâ olan Abdullah İbni Ümmî Mektum (r.a.) içeri girdi. Peygam­ber Efendimiz, hanımlarına, “Perde arkasına çekiliniz” diye emretti.

Onlar, “Yâ Re­sû­lal­lah! O âmâ değil midir? Gözleri gör­mez ve bizi tanımaz” dediler.

Peygamber Efendimiz, “Siz de âmâ mısınız? Onu görmü­yor musunuz?” di­ye buyurdu.[14]

Müslüman Kadınlara Tesettürün Emredilmesi

Bir kısım edepsiz münafıklar, köle kadınlara sataşırlardı. Zaman,  zaman sair kadınları da, köle zannıyla rahatsız ederlerdi.

Bunların, mü’minlerin hanımlarını da rahatsız ettikleri olurdu. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise, “Biz onları köle sanmıştık!” diyerek mazeret uy­dururlardı.

Bu hadiseler üzerine, Müslüman kadınların örtünmelerini emreden şu ayet‑i kerime nâzil oldu:

“Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, iç elbi­selerinin üzerlerine cilbablarını [örtülerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanı­nıp eza edilmemelerine daha uygundur.”[15]

 HZ. ZEYNEB’İN RESULÜLLAH’IN DİĞER

  HANIMLARINA KARŞI ÖVÜNMESİ

Hz. Zeynep resulullah’ın diğer hanımlarına karşı övünür ve “sizi peygamberle akrabalarınız evlendirdi beni ise yedi kat göklerin üzerinden yüce Allah evlendirdi” derdi.

  Hz. Zeynep Hz. Peygamber’e;

“ Diğer hanımlarının sana karşı nazlanamayacağı üç şeyle nazlanabilirim. Demiş. Bunlar,

Senin dedenle benim dedem aynı kişi Abdulmuttalip’tir.

Beni sana nikâhlayan Allah’tır.

Aradaki elçi Cebrail’dir.

Evet,  Hz. Zeyneb’in bu şekilde övünmeye hakkı vardı. Hiçbir kadına müyesser olmayan şeyler ona nasip olmuştu. O hem çok güzeldi ve hem Allah resulünün akrabasıydı. Hz. Aişe de Zeyneb’i kıskanırdı. Onun hakkında;

“Allah’ın ona yaptığı ikramdan dolayı hepimize karşı üstünlük taslardı” demiştir.

HZ. Ümmü seleme der ki;

“ Peygamber onu severdi. O çokça namaz kılan, oruç tutan ve sadaka veren bir kadındı. Onun yıllık geliri 12 dirhemdi. Onu da eline geçtiği an fakir ve yetimlere dağıtırdı. Kendisinin el sanatı olan bir hanımdı. Deri dabaklar, deri eşyaları diker geçimini temin eder yine onları da Allah yolunda sarf ederdi. 

Hz. Aişe o vefat ettiğinde;

“övülmeye layık, çokça ibadet eden, yetim ve dulları sığınağı gitti” demiştir. Kendini

 Hz. Aişe’ nin seviyesinde sayan peygamberin hanımlarından biri, Hz. Zeyneb’tir. Hz. Aişe’nin kendisi onun hakkında; kendini benimle bir sayardı diyor. Hz. Zeyneb bu hususta haklıydı. Çünkü peygamberin halazadesiydi. Güzel bir kadın olarak biliniyordu. Hz. Peygamberinde ona hürmet ve sevgisi vardı. Kendisi o kadar takva sahibi idi ki; Hz. Aişe’ nin hakkında iftira vukuu bulunduğu zaman onun iyiliğinden başka bir şey bilmiyorum demişti. Hz. Aişe onun bu insaflı hareketini takdir etmektedir.

Hz. Zeyneb çok samimi bir Müslüman idi. İmanına sadık idi. Cenab-ı hakkı hoşnut etmeyecek her hareketten sakınırdı. Mesela,  resulü Ekrem kendisine evlenme teklifinde bulunduğu zaman ibadette istihareden sonra karar vereceğini söylemişti.

Bir gün Resul-ü Ekrem’in muhacirler arasında bir şey dağıtıyorken Hz. Zeyneb müdahale etmiş. Hz. Ömer onun müdahalesinden dolayı muaheze etmiştir. Resul-ü Ekrem Ömer’e

-          Ömer onun kusuruna göz yum! Çünkü o çok yakarışlı ve takvalı bir kadındır, dedi.

Enes bin malik şöyle dedi;

“Hz. Peygamber mescide girdiğinde iki direk arasında bir ip çekilmiş olduğunu görür. Bu ip nedir diye sorunca; Ashab:

“o ip Zeyneb’in ipidir. Zeyneb namazda ayakta durmaktan yorulunca bu ipe tutunur. Dediler. Bunun üzerine Allah resulü;

“ hayır, bunu çözün. İbadette böyle güçlük olmaz. Bu ipi çözün. Sizden biriniz zinde ve kuvvetli oldukça ayakta kılın. Yorulunca otursun.” Buyurdu.

    Hz. Zeyneb âlicenap bir kadındı. Kendisi çalışarak geçimini kazanır ve kazancını Allah yolunda harcardı. Bir defa Hz. Ömer ona yıllık tashihatını göndermiş Hz. Zeyneb bunun üzerine bir şey yayarak Rafiun kızı Nedre’yi çağırmış ve gelen tashihatı akrabasıyla öksüzlere dağıtmasını söylemişti. Nedre buna itiraz ederek kendisinin de hakkı bulunduğunu söylemiş, geride kalan miktarı da ona vermiş, sonra Ya Rabbi! Artık beni Ömer! in ihsanlarına muhtaç etme, demiş ve o sene vefat etmişti.

HZ. ZEYNEB’İN VEFATI

     Resul-ü Ekrem zevceleri içinde en cömert olanın, kendisine en evvel iltihak edeceğini söylemişti. Resul-ü Ekrem bu manayı kolları en uzun olan bana en çabuk yetişecek olandır. Şeklinde ifade ettiği için peygamberin hanımları bu manayı zahiriyle telakki ederek birbirlerinin kollarını ölçerlerdi. Fakat Resul-ü Ekrem’in kastettiği zevcesi Zeyneb’ ti. Resul-ü erkemin irtihalinden sonra ona iltihak eden ilk zevcesi o idi. Hz. Zeyneb kendi kefenini bizzat hazırlamış. Hz. Ömer tarafından bile kendisine diğer bir kefen gönderilecek olursa bu kefenlerden birinin fukaraya verilmesini vasiyet kılmıştı.

Hz. Zeyneb’in cenaze namazı Hz. Ömer tarafından kılınmıştı. Hz. Ömer peygamberin hanımlarından hayatta olanlara cesedin kimin tarafından mezara indirilmesi icab ettiğini sormuştu. Peygamberin hanımları evlerine girenlerin bu vazifeyi yapabilecekleri söylemişler. Onun için ceset Muhammed Bin Abdullah Bin Cahş ile Abdullah Bin Abdullah Bin Cahş tarafından kabre indirilmişti. Hz. Zeyneb hicretin 20. Senesinde 58 yaşında vefat etmiştir. Vakidi, Zeyneb’in peygambere vardığı zaman 35 yaşında olduğunu söyler.

RİSALE-İ NURDA HZ. ZEYNEB’İN TEZEVVÜCÜ

 7. MEKTUP

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

  Aziz kardeşlerim!

  Bana söylemek üzere Şamlı Hâfız'a iki şey demişsiniz:

  Birincisi: "Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Zeyneb'i tezevvücünü; eski zaman münafıkları gibi, yeni zamanın ehl-i dalaleti dahi medar-ı tenkid buluyorlar, nefsanî, şehevanî telakki ediyorlar." diyorsunuz.

  Elcevap: Yüzbin defa hâşâ ve kellâ! O dâmen-i muallâya şöyle pest şübehatın eli yetişmez. Evet onbeş yaşından kırk yaşına kadar, hararet-i gariziyenin galeyanı hengâmında ve hevesat-ı nefsaniyenin iltihabı zamanında, dost ve düşmanın ittifakıyla kemâl-i iffet ve tamam-ı ismet ile Haticet-ül Kübra (R.A.) gibi ihtiyarca bir tek kadın ile iktifa ve kanaat eden bir zâtın kırktan sonra, yani hararet-i gariziye tevakkufu hengâmında ve hevesat-ı nefsaniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivac ve tezevvücatı, bizzarure ve bilbedahe nefsanî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenid olduğunu, zerre kadar insafı olana isbat eder bir hüccettir.

  O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât-ı Risaletin akvali gibi, ef'al ve ahvali ve etvar ve harekâtı dahi menabi-i din ve şeriattır ve ahkâmın me'hazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususî dairesinde mahfî ahvalâtından tezahür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de, Ezvâc-ı Tâhirattır ve bilfiil o vazifeyi îfa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu, azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvâc-ı Tahirat lâzımdır.

  Gelelim Hazret-i Zeyneb'in tezevvücüne: Yirmibeşinci Söz'ün Birinci Şu'lesinin Üçüncü Şuaının misallerinden olan  مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَ خَاتَمَ النَّبِيِّينَ âyetine dair şöyle yazılmış ki: İnsanların tabakatına göre birtek âyet, müteaddid vücuhlarla, herbir tabakanın fehmine göre bir mana ifade ediyor. Bir tabakanın şu âyetten hisse-i fehmi şudur ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hizmetkârı veya "oğlum" hitabına mazhar olan Zeyd (R.A.), rivayet-i sahiha ile itirafına binaen, izzetli zevcesini kendine manen küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Yani: Hazret-i Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir Peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ferasetle hissetmiş ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, manevî imtizaçsızlığa sebebiyet verdiği için tatlik etmiştir. Allah'ın emriyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış; yani زَوَّجْنَاكَهَا nın işaretiyle, o nikâh bir akd-i semavî olduğuna delaletiyle, hârikulâde ve örf ve muamelat-ı zâhiriye fevkinde, sırf kaderin hükmüyledir ki Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hükm-ü kadere inkıyad göstermiştir ve mecbur olmuştur. Nefis arzusuyla değildir. Şu kader hükmünün de ehemmiyetli bir hükm-ü şer'î ve mühim bir hikmet-i âmmeyi ve şümullü bir maslahat-ı umumiyeyi tazammun eden  لِكَىْ لاَ يَكُونَ عَلَى اْلمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِى اَزْوَاجِ اَدْعِيَائِهِمْ âyet-i kerimesinin işaretiyle: Büyüklerin küçüklere "oğlum" demeleri, zıhar mes'eleleri gibi, yani karısına "anam gibisin" dese, haram olduğu gibi değildir ki, ahkâm onunla değişsin. Hem büyüklerin raiyetlerine ve peygamberlerin ümmetlerine pederane nazar ve hitabları, vazife-i risalet itibariyledir; şahsiyet-i insaniye itibariyle değildir ki onlardan zevce almak uygun düşmesin?

  İkinci bir tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederane bir şefkat ile bakar. Eğer o âmir, zâhirî ve bâtınî bir padişah-ı ruhanî olsa; merhameti, pederin yüz defa şefkatinden ileri gittiği için, raiyetinin efradı, onun hakikî evlâdı gibi, ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı ise, zevc nazarına inkılab edemediğinden ve kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede, Peygamberin mü'minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediği için, Kur'an o vehmi def' maksadıyla der: "Peygamber rahmet-i İlahiye hesabıyla size şefkat eder, pederane muamele eder ve risalet namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniye itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasib düşmesin? Ve sizlere "oğlum" dese, ahkâm-ı şeriat itibariyle siz onun evlâdı olamazsınız!.."

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî

    Son olarak ümmetin mübarek annesini, annemizi rahmetle yâd ediyor ve rabbimizden Zeynebi bir ahlakla bizi tezyin etmesini dua ve niyaz ediyoruz.

____________________________________________________________________

[1]İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 101.
[2]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 101; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 354; İbn Kesir, Tefsir, c. 3, s. 491.
[3]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 101; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 354; İbn Kesir, Tefsir, c. 3, s. 491.
[4]Ahzab, 37-38.,
[6]Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 352.
[7]Ahzab, 40.
[8]Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 28-29.
[9]Müslim, Sahih, c. 2, s. 1051.
[10]Müslim, Sahih, c. 4. s. 151.
[11]Ahzab, 53.
[12]Müslim, Sahih, c. 4, s. 151.
[13]İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 177.
[14]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 178.
[15]Ahzab, 59.

İBRET VE ÖĞÜTLER

Resul-ü Ekrem kolları en uzun olan bana en çabuk yetişecek olandır. Şeklinde ifade ettiği için peygamberin hanımları bu manayı zahiriyle telakki ederek birbirlerinin kollarını ölçerlerdi. Fakat Resul-ü Ekrem’in kastettiği zevcesi Zeyneb’ ti. Resul-ü erkemin irtihalinden sonra ona iltihak eden ilk zevcesi o idi. Hz. Zeyneb kendi kefenini bizzat hazırlamış. Hz. Ömer tarafından bile kendisine diğer bir kefen gönderilecek olursa bu kefenlerden birinin fukaraya verilmesini vasiyet kılmıştı.

Cömertlik, imandan gelen bir merhamet mahsulüdür. Merhamet ise, başkalarının mahrumiyetini telâfi için onların yardımına koşmaktır.

Lâkin cömertlik yerli yersiz saçıp savurmak da değildir. Allah’ın kullarına, dikkatlice ve nimetin kıymetini bilerek ihsanda bulunmaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak bu hususta şu ölçüyü koymuştur:

“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün elini açıp tutumsuz da olma! Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” (el-İsrâ,29)

Cömertlik, Allah’ın sıfatlarından biridir. Zira O’nun bir ismi de “kerem ve ihsanı bol, sonsuz cömert” manasındaki “Kerim’dir.158 Ayrıca Rahmân, Rahîm, Vehhâb, Latîf, Tevvâb, Gaffâr, Afüvv, Raûf ve Hâdî gibi ilâhî sıfatlar da Allah’ın cömertliğini farklı yönlerden ifade etmektedir.

Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Allah Teâlâ Cevâd’dır, yani cömert ve ihsan sahibidir, bu sebeple cömertliği sever. Yine O, güzel ahlâkı sever, kötü ahlâktan da hoşlanmaz.” (Süyûtî, I, 60)

“Şüphesiz Allâh, Tayyib’dir, güzel ve hoş olanı sever; Tâhir’dir, temizliği sever; Kerim’dir, keremi sever; Cevâd’dır, cömertliği sever…” (Tirmizî, Edeb, 41/2799)

   Bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın cömertliğinden hisse alarak, karanlık bir gecenin mehtabı gibi nurlu, derin, hassas, rakîk, diğergâm, merhametli, şefkat sahibi, infak heyecanıyla dolu ve gani gönüllü olmalıdır. Zira âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Ey iman edenler! Ne bir alışveriş ne bir dostluk ne de (Allah’ın izni olmadıkça) bir şefaat bulunmayan kıyamet günü gelip çatmadan önce, rızıklandırdığımız nimetlerden Allâh yolunda cömertçe sarf edin. Küfran-ı nimet (nankörlük) içinde olanlar, zâlimlerin tâ kendileridir.” (el-Bakara, 254)

“…Siz hayra ne harcarsanız, Allâh onun yerine başkasını verir.” (Sebe’, 39)

Hazret-i Ali (r.a) keşf’ül hafa yazıldığına göre:

“İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar…” buyurmuştur.

 Bu bakımdan, uyanacağımız ebedî âlemde eli boş kalmamak ve mahrum bir hâle dûçâr olmamak için, bu dünyada iken cömertlik ve îsâr ahlâkına bürünerek âhiret azığımızı şimdiden hazırlamamız îcâb eder. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- ne güzel söyler:

“Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Dünyada servet sahibi olmak, rüyada define bulmaya benzer. Dünyâ malı nesilden nesile aktarılarak sonunda yine dünyada kalır.”

“Ölüm meleği, gafilin canını almak sûretiyle onu uykudan uyandırır. O kimse, gerçekte sahip olmadığı bir mal için dünyada çektiği sıkıntılara âh-vâh eder. Bin pişman olur. Lâkin iş işten geçmiş, her şey bitmiştir…”

İşte dünya hayatı, işte âhiret hayatı…

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Herhangi birinize ölüm gelip de;

“Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip Salihlerden olsam!” demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın. Allâh, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allâh, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Münâfikûn, 10-11)

İşte Cenâb-ı Hak, bu hususlarda kalben uyanık bulunan îsâr sâhibi ve cömert kullarını:

“…Kendileri muhtaç olsalar bile, başkasını daha çok düşünürler…” (el-Haşr, 9) buyurarak medheder.

Kendisinden bir şey istendiği zaman, aslâ “yok” demeyen  Allâh Rasûlü (s.a.v), cömertliği ve bu vasfa sahip olanların fazîletini beyan sadedinde şöyle buyurmuştur:

“Cömertlik, dalları dünyaya uzanan cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Kim onun dallarından birine tutunursa, bu onu cennete götürür. Cimrilik ise, dalları dünyaya uzanmış cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Kim de, onun dallarından birine tutunursa, bu da onu cehenneme çekip sürükler!..” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VII, 435)

“Cimri ile cömerdin durumu, göğüsleri ile köprücük kemikleri arasına zırh giyinmiş iki kişinin durumuna benzer. Cömert, sadaka verdikçe, üzerindeki zırh genişler, uzar, ayak parmaklarını örter ve ayak izlerini siler. Cimri ise, bir şey vermek istediğinde, zırhın halkaları birbirine iyice geçer, onu sıkıştırır; genişletmek için ne kadar çalışsa da başaramaz.” (Buhârî, Cihâd 89, Zekât 28; Müslim, Zekât 76-77)

“Cömert insan, Allah’a, cennete ve insanlara yakın; cehennem ateşine uzaktır. Cimri ise, Allah’a, cennete ve insanlara uzak; cehennem ateşine yakındır! Cahil cömert, Allâh Teâlâ’ya cimri âbidden daha sevimlidir.” (Tirmizî, Birr, 40/1961)

“Cömerdin kusuruna bakmayın, zira o, her sürçtüğünde Allâh Teâlâ onun elinden tutar.”(Heysemî, VI, 282)

Hazret-i Ebû Bekir’in kızı Esmâ (r.anhâ) da, Rasûlullâh (s.a.v)’in kendisine şöyle buyurduğunu söyler:

“Kesenin ağzını sıkma! Allâh da sana sıkarak verir!” (Buhârî, Zekât, 21)

“İnfak et, sayıp durma, Allâh da sana karşı nimetini sayıp esirger. Paranı çömlekte saklama, Allâh da senden saklar.” (Müslim, Zekât, 88)

 Cömertlik, ihlâs ve samimiyet ruhi olgunlaşmanın bir neticesidir. Gönlün huzur ve ruhaniyetini bozan nefsanî alâkalardan uzak kalabilmek de, ancak cömertliğin ve feyzi ile mümkündür.

 “Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi, cömertlik de fakir ve zayıf kimseler ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür, ikram ve ihsânın güzelliği de fakir ve gariplerle ortaya çıkar.”

“Fakr u zaruret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin, senin de kalbin yumuşayıp ruhun incelsin.” Der Hz. Mevlana.

Günümüzde de imkân nispetinde ciddî bir infak ve îsâr seferberliğine ihtiyaç vardır. Hasta, garip, kimsesiz, muhtaç ve aç kimselere karşı cömertlik ve îsârımız, Rabbimize karşı bir şükür borcudur. Elimizdeki nimetleri muhtaçlarla paylaşalım ki, memnun ve mesrur ettiğimiz gönüller, dünyada ruhaniyetimiz, âhirette imdadımız, cennette saadetimiz olsun.

KAYNAK:HÜR AVAZ

Güncelleme Tarihi: 23 Eylül 2020, 12:38
banner12
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER