MISIRLI MARİYE (RADIYALLÂHÜ ANHÂ) ANNEMİZİN HAYATI!

ÜMMETİN ANNESİ PEYGAMBER EFENDİMİZİN (S.A.V) EŞLERİNDEN MISIRLI MARİYE (RADIYALLÂHÜ ANHÂ) ‘NIN HAYATI

MISIRLI MARİYE (RADIYALLÂHÜ ANHÂ) ANNEMİZİN HAYATI!

Rasûlüllah (S.A.V) şöyle buyurdu:

“Mısır halkı hakkında birbirini­ze hayır tavsiyesinde bulunun. Çünkü onların bir emniyet ve akrabalık hakkı vardır.”

Rasûlüllah'ın evlerinden pek de uzak olmayan bir evde mü'minle­rin annesi lakabıyla anılmayan, ancak diğerlerine nasib olmayan 'bir şerefle, Rasûlüllah (S.A.V)'in oğlu İbrahim'e anne olmak şerefiyle mü­kâfatlanan bir cariye vardı.

Bu muhterem kadın Rasûlüllah (S.A.V)'in Mescide bitişik evlerin­den birinde oturmamakla beraber, bu evlerde oturanlar üzerinde göz­le görülür bir etkisi vardı.

Bu cariye kimdi? Rasûlüllah (S.A.V)in hayatına nasıl girmişti? Bu hayatta ne gibi bir değeri vardı?

Mariya binti Şem'ûn, yukarı Mısır'da Ensina ülkesinde, Eşmünin'in karşısında ve Nil nehrinin doğu kıyısındaki Hafn köyünde, Kıbtî bir ba­ba ve Romalı hristiyan bir anneden dünyaya geldi.

Gençliğinin ilk günlerinde kız kardeşi Şirinle beraber, Kobt kavmi­nin ulusu Mukavkıs'ın sarayına götürülmeden önceki hayatını bu köy­de geçirdi.

Mariye, bu saraya geldikten sonra Arab yarımadasında, yeni se­mavi bir dine çağıran bir peygamberin çıktığını duydu. Bu peygamberin elçisi Hatib b. Ebî Beltea, Rum Kayserinin İskenderiye valisi Mukavkıs'a bir mektup getirdiğinde Mariya sarayda idi.

Hâtıb'a, Mukavkıs'ın huzuruna girme izini verildi, O da şu meal­deki mektubu takdim etti:

«BismiIIâhirrahmanirahîm,

Allah'ın kulu ve Resulü, Muhammed'den, Kıbtilerin büyüğü Mukavkısa:

Hidayete uyan, doğru yolu tutanlara selâm olsun.

Ben seni İslâm davetiyle Müslümanlığa davet ediyorum.

Müslüman ol, selâmeti bul ki, Allah sana ecir ve mükâfatını iki kat versin. Eğer bu davetimi kabul etmez, ondan kaçınırsan, Kıbtîlerin günâhı senin boynuna olsun.

“De ki: Ey Kitab ehli, geliniz, aramızda ve aranızda eşit ve ortak bir kelimede birleşelim ve Allah'dan başkasına tapmayalım. O'na hiç bir şeyi ortak tutmayalım. Allah'ı bırakıp da birbirimizi rab tanımaya­lım.

Buna rağmen, onlar bu davetten yüz çevirirlerse, siz şahid olunuz ki bizler, muhakkak Müslümanlarız, deyiniz.”

Mukavkıs mektubu okudu, hürmetle dürdü. Fildişinden bir kutu­nun içine koyarak bir cariyesine verdi.

Sonra Hâtıba döndü, onun peygamberimizden bahsetmesini ve onun vasıflarını anlatmasını istedi. Hâtıb bu işi yapınca bir süre dü­şündü ve şu sözleri söyledi:

__ Ben bir peygamberin daha geleceğini biliyordum ve bu peygamber'in Şam'dan çıkacağını zannediyordum. Çünkü peygamberler hep Şam arazisinden çıkmışlardır. Şimdi ise onun Arabistan'dan çıktığını görüyorum... Kıptiler ona uymak hususunda beni dinlemezler.»

Mukavkıs saltanatının elinden gideceğinden korkuyordu. Kâtibini çağırıp peygamberimizin mektubuna şu cevabı yazdırdı:

“…. Mektubunu okudum ve içinde bildirdiğin, kendisine davet et­tiğin şeyleri anladım. Ben bir peygamberin daha çıkacağını biliyordum, ama onun Şam'dan çıkacağını zannediyordum...

Elçine ikramda bulundum, onu ağırladım. Sana Kıptiler yanında çok değerli olan iki cariye, elbiseler, binmen için bir katır gönderiyorum. Sana selâm olsun.

Mukavkıs mektubu Hâtıba verdi. Kıptilerin dinlerine çok bağlı ol­duklarını, aralarında geçen konuşmaları saklamasını, Kıptilerden hiç birinin bu konuşmalardan bir kelime bile duymamaları gerektiğini rica yollu bildirdi.

Hatib, yanında Mukavkıs’ın hediye ettiği iki cariye, Mariya ve kız kardeşi Şirin, bir hadım köle, bin miskal altın, Mısır dokuması halis yir­mi elbise, Düldül isimli beyaz bir katır, kokulu Mısır balı bir miktar misk, anber ve güzel kokular olduğu halde, Rasulullah (S.A.V)'in yanı­na Medine'ye döndü.

    İki kız kardeş vatandan ayrılmanın acısını duymaya başladılar. Gözlerini doldurarak sevgili yurtlarını seyrettiler. Son işaretler kayboluncaya kadar baktılar. Sonunda çocukluklarının ve gençliklerinin ilk günlerinin geçtiği bu yerlerden ayrılmanın acısıyla gözyaşlarını bırakıverdiler.

  Hâtıb bu iki genç kızın ayrılık acısıyla duydukları ızdırabı anlayış­la karşıladı. Onlara Arap ülkelerinin köklü tarihinden bahsetti. Asırlar boyu zaman mefhumunun Mekke ve Hicaz etrafında ördüğü kıssaları, mitolojik olayları anlattı. Sonra sözü döndürüp Rasûlullah (S.A.V)'e ge­tirdi. Onu, derin bir imanla, sadık bir bağlılıkla anlattı, anlattı. İki genç kızın kalbi, duydukları bu şeyler sebebiyle, İslâm'a ve onun şerefli Peygamberine açıldı.

Kendilerini karşılayacak yeni hayat ve Hâtıb'ın Mukavkıs'tan geti­receği cevabı Medine'de bekleyen yüce Peygamber hakkında düşün­ceye daldılar.  İbn-i Sa'd'dan gelen bir rivayete göre Hâtıb Mariya ve kardeşine müslüman olmalarını teklif etmiş, ikisi de Müslümanlığı kabul etmişlerdir.

    Küçük kafile Hicretin yedinci yılında Medine'ye vardı. Rasûlullah (S.A.V)'de Kureyş ile Hudeybiye antlaşmasını yapmış ve geri dönmüş­tü.

Rasûlüliah (S.A.V) Mukavkıs'm mektubu ile hediyelerini aldı.

Mariya'yı beğenip kendisine alıkoydu. Kız kardeşi Şirin'i ise şâiri Hassan b. Sabit'e verdi.

Rasûlullah (S.A.V)'e, Mısır'ın Nil vadisinden kıvırcık saçlı, gayet güzel ve cazibeli bir kızın hediye olarak gönderildiği, onun da bu kızı Mescid’e yakın bir yerde olan Harise b. Nu'man'ın evinde konaklattığı haberi Rasûlullah'ın diğer zevcelerine ulaştı.

Bu yeni genç kadından bir tehlike gelmeyeceğini kendisine kabul ettirebilmek İçin Aîşe kendisini zorladı. Netice itibariyle bir ulunun di­ğer bir uluya hediye ettiği garip bir kızcağızdan başka bir şey değildi.

Ancak, Rasûlüllah’ın (s.a.v) bu aniden çıkıp gelen Mısır'lı cariye­ye İhtimam göstermesi karşısında endişe duymuyor da değildi. Rasûlullah'ın sık, sık onun yanına gidip gelmesi, vakti olursa yirmi dört saatini onun yanında geçirdiğini görmesi sabrını taşırıyordu.

   Bir yıl veya bir yıla yakın bir zaman geçti. Mariya Rasûlullah (s.a.v)'in gösterdiği ihtimamdan çok mutluluk duyuyordu. Onu hima­yesine almak Rasûlullah'ı huzurlu kılıyor. Rasûlullah (S.A.V)'in diğer mü'minlerin anneleri gibi kendisini de tesettüre alması Mariya'yı hoş­nut ediyordu.

Arzularını, hatıralarını, hatta bütün varlığını, kaderin süre tanı­maksızın kendisine bağladığı bu ulu efendinin şahsiyeti içinde eritmiş, yok etmişti. O kendisi için hem efendi, hem sahih, hem aile, hem de vatan idi. Bütün istediği onun hoşnutluğunu kazanabilmekti.

Varlığında Mısır'ın cazibesini, kokusunu, güzelliğini taşıyordu.

Kendisi gibi bir Mısırlı olan Hz. Hacer'in kıssasını tekrar, tekrar dinlemek, hatırlamak çok hoşuna gidiyordu. Zira Hacer Nil vadisinden gelmiş, efendisi Hz, İbrahim'den bir çocuğu olmuş, bu ise İbrahim'in ilk hanımı Hz. Sâre'nin kıskançlığını celbetmişti. Zevci'ne yaptığı de­vamlı ısrarlar neticesinde o da Hacer ile oğlunu bu mukaddes toprakla­ra getirip bırakmıştı, tek başlarına bu bitki bitmez kurak araziye, Kâbe’nin kutsal arazisine...

Mariya, Hacer'e Zemzemin yerden kaynaması hediyesini veren ilâhî olayın anlatılmasını da çok seviyordu. Bu kutsal suyun kaynamasıyla Arap yarımadasında nasıl yepyeni bir hayat başlamıştı.

Safa ve Merve tepeleri arasında koşması, hem cahiliyet, hem de İslâm dönemlerinde haccın rükünlerinden sayılarak nasıl Hacer tarih boyunca yaşamıştı.

Yalnız kaldığında Mariya, Hacer'in Mısırlı oluşu ve Hz. İsmail'in ve bütün Arapların annesi oluşu üzerinde düşünmeyi adet haline ge­tirmişti. Şu benzetmeyi yapmakla yanılmıyordu:

 İkisi de Mısır'lı birer cariye idiler. Hacer, Sâre tarafından bir peygamber olan Hz. İbrahim (A.S)'a hediye edilmiş, Mariya ise Mukavkıs tarafından sofi peygambe­re hediye edilmişti. İkisi de evine girdikleri bu iki peygamberlerin meşru zevcelerinin kıskançlığını kabartmışlardı.

Ancak Hacer İbrahim’e(a.s) bir çocuk doğurmuştu. Mariya de peygamber efendisine bir çocuk hediye edebilir miydi?

Ne olmaz bir arzu idi bu... Ne ufak bir ihtimal..!

Rasûlullah (SAV) Hz. Hatice'nin vefatından sonra on kadınla ev­lenmişti. Bunların kimisi genç, kimisi olgundu. Aralarında çocuklu olanları vardı. Ama ecelin, kızı Fatıma hariç, Hatice'den olan bütün ço­cuklarını elinden aldığı Hz. Peygamber'e hiç birisi çocuk hediye ede­memişlerdi.

Rasûlullah (SAV) altmışına yaklaşmıştı. On tane zevcesiyle ge­çen seneler sonunda çocuğunun olması ümidini yitirmiş gibi görünü­yordu.

Hacer'in İsmail'e anne olması gibi Mariya da anne olabilir miydi acaba?

Bu vehimden de uzak bir arzu, serab gibi bir istek değil miydi?

Mariya, Rasûlullah (S.A.V)in hayatına girişinin ikinci senesine girdiğinde Hz. Hacer’i Hz. İsmail'i, Hz. İbrahim'i düşünmekten geri durmadı.

Aniden hamile olduğu vehmine kapıldı. Sonra duygularını yalanla­dı. Kendi kendine bunun zihnine yerleşen anne olma arzusundan ve devamlı Hacer ile İsmail (a.s) düşünmekten doğan bir hayal ol­duğuna karar verdi.

Durumdan şüphelendiği ve bunun bir gerçek mi, yoksa uyanıverince kayboluverecek bir rüya mı olduğuna karar veremediği için bir ay sonra, bir ay daha durumu gizledi. Ta içinde bir şeylerin kımıldadı­ğını hissedinceye, yalanlanmayacak kadar açıklık kazanıncaya kadar bekledi.

Durumu önce kardeşi Şirin'e açtı. O ise bunun bir vehim ve hayâl olmayıp dipdiri bir yavrucuğun belirtileri olduğunu teyidetti.

Mariya sevincinden uçacaktı. Şunu iyi biliyordu ki, Allah'ın yüce dergâhına yaptığı dualar kabul olmuş, olmaz zannettiği arzusu gerçek­leşmişti.

Rasûlüllah (S.A.V) yanına gelinceye kadar sevinç sarhoşluğuyla yaşadı. O gelince de vakit geçirmeden vücudundaki küçük canlının var­lığını bir sır gibi anlattı.

Rasûlüllah (S.A.V) Mariya’nın zaman, zaman içinin bulandığını, ye­mekten içmekten kesildiğini hatırladı. Bunlar daha önce Hatice'nin her hamile kalışında gördüğü geçici hallerdi ama Mariya’da gördüklerinin bedenî bir sıkıntıdan meydana gelen, devamlı bir rahatsızlık zannet­mişti.

Sevinç pırıltılarıyla ışıdı nurlu yüzü. Kızları Rukiyye ve Ümmü Gül­süm ile oğulları Abdullah ve Kasım'ın ölümlerinden sonra yakında kay­bettiği değerli kızı Zeyneb'in kaybının hemen ardından kulu ve Rasûlüne bu güzel ihsanı lâyık gören yaratıcısına şükretti.

Sübhan olan Allah... Kudreti erişilmez, ululuğuna yetişilmez, âyet­lerinin sonu gelmez Allah... Rahmeti kulu Muhammed Mustafa (S.A.V)'i kuşatmıştı. Nitekim daha önce de kullan İbrahim ve Zekeriyyâ'yı rahmetiyle kuşatıp onlara yaşlı hallerinde evlât ihsan etmişti.

Mariya yaşlı bir kadın değildi. Nitekim Rasûlullah (S.A.V) de yaşlılığın son sınırına varmış kısır birisi değildi. İkisinin de müşterek ha­yatı sevinç ve beğeni ile doldu, taştı.

Rasûlullah (S.A.V)'in Mısır'lı Mariya'dan bir çocuğunun olacağının haberi Medine'nin her tarafına kısa sürede yayıldı. Bu haberin Rasûlullah'ın zevceleri üzerinde şok tesiri yapmıştı.

Kendileri Rasûlullah (S.A.V) ile birlikte yıllarca yaşadıkları o Medine'de bir sene kaldıktan sonra hamile kalsın ha..?

 Rasûlüllah (S.A.V) Mariya hakkında endişelendi ve onu, rahatını sağlamak, tehlikelerden korumak, kendisinin ve karnındaki yavrusunun sıhhatini garantiye almak için Medine'nin Aliye isimli nahiyesine gö­türdü.

Gerek Rasûlüllah (S.A.V), gerek Mariya'nın kız kardeşi Şirin, ço­cuk doğum çağına gelinceye kadar Mariya'ya itina ile baktılar. Doğum saati, Hicretin sekizinci yılının Zilhicce ayının bir gecesinde geldi çat­tı.

Rasûlullah (S.A.V) doğum ebeliği için Ebû Rafî'in hanımı Selma'yı çağırdı. Kendisi de evin bir köşesine çekilip namaza ve duaya başladı. Ümmü Rafi müjdeyi getirdiği zaman ona son derece ikramda bu­lundu. Mariya'nın yanına koşup, annesinin kölelikten kurtulmasına se­bep olan yavrusu dolayısıyla Mariya'yı kutladı. Ve Mariya'yı azâd etti. Sonra taşkın bir sevinç ve sevgiyle yavrusunu kucakladı ve ona pey­gamberlerin atasının ismi ile bereket umarak İbrahim ismini verdi.

Medine'nin yoksullarına çocuğun saçı ağırlığınca gümüşü sadaka olarak dağıttı. Doğumun yedinci günü bir koç kesti. Ensar kadınları İb­rahim'i emzirmek için yarıştılar. Rasûlüllah (S.A.V)'in Mariya'ya sevgi­sini bildikleri için onun bütün vakitlerini Rasûlullah'a tahsis etmesini istediler. Rasûlullah ta çocuğunu emzirecek kadını seçti. Ayrıca süt­annenin sütü çekilirse sütlerinin yavruya içirilmesi için yedi tane keçi ayırdı.

Ümmü Bürde Havle bint-ı Münzir gelip Hz. İbrahim’i, Benî Mazin b. Neccarlar içinde kendi çocuğunun sütüyle emzirip anasına geri çevirme hususunu Peygamberimizle konuştu.

Gerek Ümmü Bürde Havle, gerek kocası Ebû Seyf Bera' b. Evs, Adiy b. Neccarlardandı.

Ümmü Bürde, ilk sıralarda Müslüman olan, Peygamberimize bey'at eden Ensar kadınlarındandı.

Peygamberimiz, Hz. İbrahim'e sütanneliği ettiği için Ümmü Bürde'ye bir hurmalık tahsis etti.

Peygamberimizin Kuf mevkiinde yayılan bir mikdar davar ve sağmal develeri olup her gece onlardan sağılan sütler Medine'ye getirilir, Peygamberimiz, ondan içer, Hz. İbrahim'e de gönderir, içirirdi.

Hz. İbrahim, vefatına kadar, sütannesi Ümmü Bürde Havle'nin yanında kalmıştır.

Gün be gün yavrunun büyümesini gözetiyordu. Onun yanında kal­binin ısındığını, sevince gark olduğunu hissediyor ve Mariya'nın dünya­sının da bu yakınlıkta kendisine ortak olmasını arzu buyuruyordu.

Bir gün yavrusunu kucağına alıp Aîşe'ye götürmüş ve nazik bir şe­kilde onu çağırıp yavrucakta babasının tatlılık ve sevimliliğinin bulun­duğunu görmesini istemişti. Aîşe bundan ziyade üzülmüş, üzüntüsün­den ağlayacak duruma gelmiş, gözyaşını tutmakla beraber ağzından çıkan şu sözlere engel olamamıştır:

«Seninle onun arasında bir benzerlik göremiyorum.»

Rasulullah (S.A.V) hemen onun incindiğini anlamış ve Aîşe'ye acı­yarak yavrusuyla birlikte oradan ayrılmıştır.

Mariye'nin artık bütün isteğine kavuşup rahatladığı zannedilir. Zi­ra Hz. Hacer'in zevci İbrahim aleyhisselâm'a İsmail'i doğurduğu gibi 0 da zevci Rasulü Ekrem'e bir çocuk hediye etmişti.

Hâlbuki bu olay sonucu hayırlı çıkan kıskançlıkların sıkıntısını ba­şına getirmişti.

Rasûlullah (S.A.V)'in gönlünü ferahlatan ve mü'minlerin ilk annesi Hz. Hatice'den olan oğullarının kaybedilmesinden doğan üzüntüden te­selli bulmasına sebep olan bir yavruyu ona hediye etmek, Mariya'yı mes'ud eden yegâne olaydı.

Enes b. Mâlik der ki:

__ Ben, ev halkına Resûlullâh Aleyhisselâm’dan daha şefkatli olan bir kimse görmedim.

İbrahim Medine'nin ahali'sinde sütannesinin yanında bulunuyor.

Resûlullah Aleyhisselâm, çocuğunu görmeye giderken, biz de ya­nında giderdik.

İbrahim'in sütbabası, bir demirci idi.

Onun evi, dumanlandırılmış bir halde iken Resûlullah, içeri dalar, oğlunu alır, öper, sonra, dönerdi.

Yine Resûlullah Aleyhisselâm, oğlunun yanına gitmek için yola çıkmıştı.

Ben de, kendisinin arkasından gittim.

Ebû Seyfi’n evine varıp kavuştuğumuz zaman, o, körüğüne asılıp duruyor ve evin içi de dumana boğulmuş bulunuyordu.

Ben hemen Resûlullah (a.s) önünden hızla ilerleyip Ebû Seyfi’n yanına vardım. Ona Ey Ebû Seyfi Körüğünü tut, durdur! Resûlullâh Aleyhisselâm, geldi dedim. Durdurdu.

Resûlullah Aleyhisselâm, çocuğu, getirtti, bağrına bastı.

Allah'ın, söylemesini dilediği kadar ona söz söyledi, ona konuştu.

Mariya Rasûlüllah (S.A.V)'in diğer zevcelerinin kıskançlığından kurtulamadı.

El-İsabe'de, Amre binti Abdurrahman yoluyla Aîşe (r.anhâ)'den ri­vayet edilen bir Hadiste Hz. Aîşe şöyle der:

__ Mariya'yı hiç bir kadından daha az kıskanmadım. Bunun sebebi şuydu: Bir kere o güzeldi ve kıvırcık saçlıydı. Dolayısıyla Rasûlullah (S.A.V) onu beğenmişti. İlk geldiğinde onu, Ensarlılardan Harise bu Numan'ın evine İndirdi. Bu durumda benim komşum olmuştu. Rasûlullah’da gecesi gündüzüyle yirmi dört saatini onun yanında geçiriyordu. Ben bundan şikâyetlenince onu Medine'nin Aliye isimli mahallesine taşıdı. Burada da onun yanına gidip geliyordu. Bu durum bana daha da ağır gelmeye başladı.»

Diğer bir rivayette Aîşe şunu ekler:

__ Sonra Allah Mariye'ye çocuk bahşederek onu mükâfatlandırdı. Biz ise bundan mahrum kılınmıştık.

Mü'minlerin annelerinin Mariya'yı kıskanmak suretiyle ona ver­dikleri sıkıntı hiç bir zaman münafıkların onun hakkında çıkardıkları de­dikodu kadar üzmedi. Münafıklar Mukavkıs'ın hediyesi olarak Rasûlullah'a gönderilen Mâbor isimli köleyi dillerine dolayarak iftira etmek is­tediler. Bu Mâbor Hz. Mariye'ye hizmet ediyor, evine lâzım olan odunu ve suyu getiriyordu. İşte Allah'dan korkmayanlar iftiraları için bundan yararlanmak istediler.

Cenâb-ı Hakk ise Mariya'yı bu sıkıntısında kendi haline bırakma­dı. Yapılan iftiradan onun uzak olduğuna dair çok kesin bir delil hazırdı.

Hz. Enes (r.a)'den şöyle bir Hadis rivayet edilmiştir:

__ Bir adam Rasûlullah (S.A.V)'in çocuğunun annesi olan Mariya ile ilişkisi olduğu iddiasıyla töhmet altına alınmıştı. Rasûlullah (S.A.V) Hz. Ali'ye:

“Git, o adamın boynunu vur” emrini verdi.

Hz. Ali adamı buldu. Bu esnada adam serinlemek için çıplak olarak bir kuyunun içine girmişti. Hz. Ali elinden tutarak çıkardığında onun hadım edilmiş birisi olduğunu gördü... Boynunu vurmadan geri döndü ve:

__ Ey Allah'ın Rasûlü, o adam hadım edilmiş birisidir" diye haber verdi...

Başka bir rivayete göre ise; Mariya'nın kibtî kölesi yanında barı­nır, ona su ve odun taşırdı.

Halk “Bir yabancının yanına, bir yabancı giriyor” diyerek dediko­duya başladılar.

Peygamberimiz, halkın bu dedikodusunu işitince. Hz. Ali'yi, oraya gönderdi.

Hz. Ali, Meşrebe'de tatlı su kuyusunun başında Kıbtî'ye rastladı. Kılıcını sıyırıp üzerine doğru vardı.

Kıbtî, Hz. Ali'yi görünce, elindeki su kırbasını atarak hurma ağa­cına tırmandı. Korkusundan, üzerindeki elbisesi yere düştü.

Vücudu açılınca, kendisinin erkeklik uzvunun bulunmadığı, hadım olduğu göründü.

Hz. Ali, hemen kılıcını kınına soktu. Peygamberimizin yanına dön­dü. Kıbtînin durumunu bildirdi.

Peygamberimiz;

__ Şahit, gaibin göremediğini, görür. Buyurdu.

Mariya'nın saadeti bir yıldan biraz fazla sürdü. Sonra yine sıkıntı ve acı kayıp devri başladı.

İki yaşma yaklaşırken İbrahim rahatsızlandı. Annesi telâşlanarak kız kardeşi Şirin’i çağırdı. İkisi de üzüntüden âdeta eriyerek yavrucağın döşeği etrafında uykusuz geceler geçirmeye başladılar. Ne yazık ki, onun hayatı yavaş, yavaş sönmekteydi. Babası üzüntüsünün şiddetinden Abdurrahman b. Avf'ın elinden tutarak geldi. Can çekişmekte olan yavrusunu Mariya'nın kucağından alıp bağrına bastı. Kalbi mahzun ve çaresizdi. Kederle şu sözleri söyleyebildi ancak:

“İbrahim’im, Allah'tan sana gelen hiç bir şeye karşı koyamayız.”

Biricik yavrusunun can çekişmesine bakarak mübarek gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar süzülüyordu. Derin üzüntüsüyle, acıyla kıvranan anneye, yüreği yanan teyzeye katılıyordu.

Gözlerinden yaşlar boşanarak yavrusunun cesedine eğilip öptü. Sonra kendini tutmaya çalışarak:

__ İbrahim’im, gerçek olan bir emir, dosdoğru bir va'd olmasaydı, önce gelenlerimiz sonra gelenlerimize ahirette kavuşmayacak olsalar­dı, bugünkünden daha şiddetli bir şekilde senin ayrılığına üzülürdük. İbrahim’im biz senin ayrılığına çok üzgünüz. Göz ağlar kalb mahzun, ama Rabbimizi kızdıracak bir şeyi söylemeyiz.

Sonra Mariya'ya üzüntüyle baktı ve onu teselli etti:

__ İbrahim benim oğlumdur. O memeden kesilmeden vefat etti. Cennet'te onun süt emme süresini tamamlamak üzere iki sütanne ta­yin olunmuştur. Buyurdu.

Rasûlullah (S.A.V)'in amcazadesi Fadl b.Abbas gelip küçüğün cenazesini yıkadı. Bu esnada İbrahim'in babası Rasûlullah son derece üzüntülü olarak onu seyrediyordu.

Bir rivayette İbrahim Mazin oğulları yurdunda sütannesi Ümmü Bürde Havle binti Münzir b. Zeyd'in evinde vefat etti. Cenazeyi bu sütanne yıkadı. Cenaze onun evinden alınıp küçük bir tabuta kondu. Ce­naze namazını Rasûlüllah (S.A.V) dört tekbirle kıldırdı. Sonra cenaze­nin ardından Baki kabristanına kadar yürüdü. Kabre bizzat kendi eliyle koydu. Kabrin toprağını düzelterek üzerine su dökmelerini emretti.

Cenazeyi taşıyanlar Medine'ye endişeyle döndüler. Zira gündüz olduğu halde ortalık kararmış ve güneş tutulmuştu. Bazıları da:

“Güneş, İbrahim'in ölümü sebebiyle tutuldu” demeye başlamışlardı.

Bu sözler Rasûlullah (S.A.V)'in kulağına gelince, Ashabına dönerek:

__ Güneş ve ay Allah'ın âyetlerinden iki işarettirler. Hiç kimsenin ne ölümü, ne de dirisi için tutulmazlar. Buyurdu.

Yarasını büyük kalbine gömdü, Allah'ın takdirine boyun eğdi. .

Mariya evine çekildi. Sabrın güzelliğine sarıldı, Rasûlullah'ın kal­bindeki evlât acısı yarasını kanatmamaya dikkat etti. Sabrı taştıkça Ba­ki kabristanına gider, kaybettiği yavrusunun kabri başında rahatlama­ya çalışır, gözyaşı dökerek acısını azaltmak isterdi.

Rasûlullah (S.A.V) İbrahim'in onuncu yıldaki ölümünden sonra çok yaşamadı. On birinci Hicrî yılın Rebiû'l-Evvel ayında rahatsızdandı ve Rabbinin yüce huzuruna göç etti.

 Mariya artık tamamen inzivaya çekil­miş gibiydi. Hemen,  hemen kız kardeşi Şirin'den başkasıyla görüşmü­yor, Sevgili Efendisini mescid’deki, yavrusunun Baki kabristanındaki kabirlerini ziyaret etmesi dışında evinden dışarı çıkmıyordu.

Hicretin on altıncı yılında vefat ettiğinde müminlerin emiri Hz. Ömer halkı onun cenaze namazı için toplayıp namazını kıldırdı ve Baki kab­ristanına defnetti.

Her nefis ölümü tadacaktır. Rasûlüllah (S.A.V)in hayatına girmesi ve Allah'ın İbrahim'i vererek ona annelik gibi bir bağışta bulunması Mariya için yeter de artardı bile.

Mazinin derinliklerinde Hz. Hacer'le başlayan Arabistan ve Mısır arasındaki alâkayı desteklemiş ve yenilemiş olması da şeref olarak Mariya'ya yeterdi. Bunun için Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz, Mariya'nın kavmi hakkında şu vasiyeti yapmıştı:

__ Kıvırcık siyah saçlı, medeniyete sahip zimmet ehli hakkında Allah'dan korkun. Zira onların soy ve akrabalık bağı vardır.

Müslim Rasûlullah (S.A.V)'in Mısırlılara vasiyeti babında, Ebû Zerr'den rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte, Rasûlullah şöyle buyurur:

“Siz Mısır'ı fethedeceksiniz... Orayı fethettiğiniz zaman ahalisine iyi muamele ediniz. Çünkü onların bir zimmet (Müslümanların emniye­tine) ve rahim (kan akrabalığı) hakkı vardır veya «bir zimmet ve sıhrıyyet (evlenmekten dolayı akrabalık) hakkı vardır.

Rasûlüllah (S.A.V) bu vasiyeti miras olarak bıraktı. Rivayete göre Hasen b. Ali (R.A) Hz. Muaviye ile aralarında sulh yaptıkları zaman, İbra­him'in dayılarının bulunduğu Hafn köyü halkından haraç vergisini kal­dırmasını istemiştir.

Yine rivayete göre, Mısır'ın fethinden sonra oraya gelen Ubâde b. es-Samit (R.A) bu köyü aramış, Mariya'nın evinin yerini bularak oraya bir cami yaptırmıştır. [1][3]

İBRET VE ÖĞÜTLER

Hz. Mariya…  Hz. Hatice’den sonra Rasulullah’ın hiçbir hanımına müyesser olmayan bir şerefe nail olmuş bir hanım. Hz. İbrahim’in annesi.

Kardeşi ile birlikte evvela köylerinden ailelerinin yanından Mukavkıs’ın sarayına alınmış. Ailelerinden ayrılmanın elemine alışamadan gurbete Mısırdan Medine’ye gelmişler. Allah resulünün cariyesi olmak  onun saadet hanesinde gurbet acısını hafifletmişti.

Metanet de başa gelen her türlü iptilâya karşı metinlik, muhkemlik, dayanıklılık ve sağlamlık demektir.

Sabır, güzel ahlâkın ağırlık merkezi, imanın yarısı, ferah ve saadetin anahtarıdır. Cennet nîmetlerine kavuşturan büyük bir fazîlettir. Sabır, hoşa gitmeyen ve ıztırap veren hâdiseler karşısında muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslîm olmaktır.

Sabrın dünyevî tarafı acı, âhiret tarafı çok parlaktır. Sabrın acılarını sineye çekenler, ebediyet devleti olan cennete ve Allah’ın rızasına kavuşurlar.

Her hâlükârda Allâh’ın emir ve yasaklarındaki nîmet, hikmet ve ilâhî mükâfâtları düşünmek, sabrı kolaylaştırır.

Sabrın ilk şartı, onu gerektiren hâdiseyle ilk karşılaşıldığında gösterilmesidir. Vaktinde gösterilmeyen bir sabrın, fazla bir mükâfatı yoktur.

Bütün ahlâkî güzellikleri içine aldığı için sabrın dinimizdeki mevkii çok büyüktür. Kur’ân-ı Kerîm’de yetmişten fazla yerde sabırdan bahsedilir. Âyet-i kerîmelerde, Hazret-i Peygamber (s.a.v)  Efendimiz’e ve O’nun şahsında bütün ümmete sabır tavsiye edilmiştir:

“Ey îmân edenler! Sabır ve namazla Allâh’tan yardım isteyin!..” (el-Bakara, 153)

“Ey îmân edenler! Sabredin, sebat gösterin, hazırlıklı ve uyanık olun. Allâh’tan korkun ki başarıya erişesiniz.” (Âl-i İmrân, 200)

Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Allâh Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

“Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım zaman, (sabredip) ecrini Allah’tan bekleyen mü’min kulumun katımdaki karşılığı cennettir.” (Buhârî, Rikâk, 6)

“Kulumu, iki gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerine karşılık ona cenneti veririm.” (Buhârî, Merdâ, 7; Tirmizî, Zühd, 58)

Sabır, dinimizin en mühim disiplinlerinden biridir. Sabır imtihanı da en zor imtihanlardandır. Bu sebeple Hazret-i Ebû Bekir:

“Bana göre âfiyette olup şükretmem, imtihana tâbî tutulup sabretmemden daha makbuldür.” demiştir.

Kaynak:HürAvaz

Güncelleme Tarihi: 08 Mart 2020, 21:00
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER