MÜSLİM GÜNDÜZ ve KISACA HAYAT HİKAYESİ

MÜSLİM GÜNDÜZ ve KISACA HAYAT HİKAYESİ

MÜSLİM GÜNDÜZ ve KISACA HAYAT HİKAYESİ

https://www.huravaz.com/ozel-haber/muslim-gunduz-ve-kisaca-hayat-hikayesi-h2876.html

devamı...

HULUSİ EFENDİNİN DERSLERİNE DEVAMI 

El’aziz’deki hayatımda şüphesiz en büyük kârım H.Hulusi Efendi’nin sohbetlerine devam etmek olmuştur. Hemen hemen istisnasız her dersinde, her sohbetinde bulundum. Dersleri büyük bir ekseriyetle bana veya kardaşım Zihni Efendi’ye okuturdu. Bana daimi Şeyh Efendi diye hitab eder, bazan da (Şeyhuna Şeyhun Kebir) diye iltifat ederlerdi.

Hulusi Efendi’nin vefatına bir sene kala (1985) bende bir ruhî tebeddülat oldu. Ticaretle meşgul olurken insanlardan çekinmek, hatta korkmak hali bende zuhur etti. Mukavemeti imkânsız bir inziva haleti beni eve hapsetti. Dışarı çıkamaz oldum. Bendeki ruhî haleti Hulusi Efendi’ye arzettim. Dedi ki; Senin bu halin devam ettikçe kendini dışarı çıkmak için zorlama; eğer dışarı çıkmak meyli uyanırsa o zaman da içeride kalmak için kendini zorlama.

İLK DERS HALKASI

Her ne kadar ben içeri girdiysem de Risale-i Nur hizmetine kapıyı kapatamadım. Muntazam dersler olmuyordu. Fakat gelenler gidenler de eksik olmuyordu.

Bu sayı gittikçe artıyordu. Bilhassa Hacı Hulusi Efendi Hazretleri’nin dar-ı bekayı teşrifleri sonrasında gelen mevcuda, ev kifayet edemez bir hale gelmişti. O sırada babamın evi boşalmıştı. Orada bazı tadilatlar yaptık, mescid haline getirdik, beş vakit ezan okunup namaz kılınmaya başlandı.

1989’da ACZMENDÎ DERGAHI levhamızı da astık. Bu levha asılır asılmaz Emniyet’in sivil birimleri hemen seferber oluyorlar. Tekkelerin kapatılmasına dair olan kanunu çıkarıyorlar, bakıyorlar ki: Kapatılan yerler arasında “DERGÂH” ismi geçmiyor. Öylece atıl kalıyorlar. Bu hadiseyi sonradan sivil bir komiser anlatmıştı.

İLK TOPLU SEYAHAT  

6 Temmuz 1992 günü Hicrî yılbaşı münasebetiyle Hacı Bayram Camii’ne gittik…

Bizim en tabii hakkımız olan; vergisini verdiğimiz, askerliğini yaptığımız, hulasa her türlü vatandaşlık görevini yerine getirdiğimiz kendi vatanımızda “İslamî kimliğimizi dışa yansıtan kılık-kıyafetimizle yaptığımız bu ilk toplu seyahatimiz” (fevkalade çalıştıkları halde) seyahat hürriyeti sebebiyle engellenememiş oldu.

Fakat bu masum seyahat mü’minlerin dilinde URUS, gazete üzerinde ise ULUS yazılı, Ankara’nın yerel bir gazetesinde sürmanşet bir haber daha doğrusu resmi makamlara ihbar niteliğinde “Başkent’te Şeriat Provası” diye kalın siyah puntolarla yer alıyordu. Zaman da gösterecekti ki ihbar, yerine ulaşacaktı.

ANKARA'YA SEYAHAT 

1992’nin 10 Kasım hadisesinden sonra Aczmendi mensubu kardeşlerimizle toplu olarak Ankara’ya seyahate gitmeye karar verdik.

6 Şubat 1993 tarihli olarak kararlaştırılan bu seyahatten önce yine farfaralı gazeteler yaygarayı kopardılar. Ankara’yı karıştırmaya geliyorlar imajı vererek resmi kurumları üzerimize kışkırtmaya ve genel halk kitlesinde de infial uyandırıp bizi, terör hareketi gibi göstermeye çalıştılar.

Fakat bu arada Uğur Mumcu adlı gazetecinin öldürülmesi hadisesi de vaki olup dinsizler hep bir ağızdan mukaddes Şeriat’ımıza sövünce, bizim seyahatimiz tabii olarak onların boy ölçüsünü almaya gider bir vaziyete intikal etti.

SEYAHAT ÖNCESİ EFKAR-I AMMEYE YAPILAN BEYANAT  

Bizim, Emniyet Birimlerine, basın mensuplarına verdiğimiz ve seyahate çıkarken dergâhın kapısında yaptığımız konuşmanın metni ise aynen şöyledir:

“Aziz Mü’min ve Mücahid Kardeşlerim!

Allah (c.c) lûtf-u inayetiyle bu seneki Beraat Gecesi’ni ihya etmek niyetiyle Ankara Kocatepe Camii’ne gidiyoruz. Maksadımız rıza-yı İlahidir. Başka bir maksadımız yoktur. Siyasi ve entrikalı teşkilatlarla asla alakamız yoktur. Biz Risale-i Nur talebeleriyiz. ACZMENDİ ta’biri Risale-i Nur Talebelerinin diğer adıdır. Harekâtımızın ve sekenatımızın bütün düsturları Risale-i Nur eserlerinden alınmaktadır. Bu itibarla bizler:

  1. Avrupa’nın içimize attığı bir hastalık olmak hasebiyle, bugünkü siyasetten nefret ediyoruz. Bu siyeset: Meleği şeytan, şeytanı melek gösterir.
  2. Anarşi taraftarı değiliz.
  3. Dinsizleri öldürmeye değil, düştükleri imansızlık çukurlarından kurtarmaya çalışıyoruz.
  4. Ben müslümanım diyen samimi Müslümanlarla münasebetimiz, her ne sebep tahtında olursa olsun, onları sevmektir. En militanından tutun, en mazlumuna kadar.
  5. Hulâsa, meslek ve meşrebimiz muhabbet esası üzerine kurulmuştur.

BASIN VE YAYININ ACZMENDİ'YE OLAN ALAKADIRLIKLARI 

Bu vak’ayı müteakip ACZMENDİ hareketinin kimliği hakkında zihinlerde oluşan soru işaretlerine cevap olmak üzere, Kanal-6 televizyonunun “TEMPO” programının hazırlayıcısı ve sunucusu olan OSMAN BALCIGİL ve ekibi El’aziz’e geldiler. 2 saat 15 dakika süren bir çekim yapıp bunun 8 dakika 54 saniyelik kısmını cımbızla seçip en rijit ifadelerden müteşekkil bir yayını 1 Mart 1993 Pazartesi günü yayınladılar. Derhal İstanbul DGM Savcılığı tarafından bu yayın hakkında inceleme başlatıldı. Derekâb bu yayından dolayı hakkımızda dava açıldı.

0 Nisan 1993’te, Türkiye’de resmî ve selâhiyetli ağızların da din-i mübîn-i İslâm’a açıkça hakaretlerinin artması ve bu laik zihniyetli insanların dinsiz sürüler içerisinde ve en ön saflarda yer almalarına mukabil o zamanın Başbakan’ına da bir açık mektup yazıp gönderdik ve bütün basın kuruluşlarına da fotokopisini faksladık. Berâ-yı malûmat mezkûr mektubu aşağıya aynen alıyorum.

BAŞABAKANLIĞA GÖNDERİLEN YAZI

                                                                                                                                                                                                                                                                    20/04/1993 SALI

                                                                                                                        BAŞBAKANLIK YÜKSEK KATINA

                                                                                                                                                                                                                                                                             ANKARA

1920 tarihinden başlayarak bir-iki seneye kadar pasif ve ondan sonra da alenî bir şekilde Şeriat-ı Muhammediye’ye devlet ağzıyla yapılan küfür ve hakaretler artık sabrımızı taşırmak noktasına gelmiştir. Bu hal, dünyanın hiçbir devletinde ve tarihin hiçbir devrinde görülmüş şey değildir. Görülmüş müdür ki; bir millet, bütün bir dünya tarafından işgal edilsin, esarete alınmak istensin, zincire vurulsun, fakat o millet örfünü an’anesini, dinini, namusunu ve vatanını bir şahlanışla kurtarsın; idaresini, kendisinden zannettiği insanlara versin de bu sefer o idareciler, hiçbir düşmanın yapamayacağı her türlü hakareti kendi mazlûm milletine çektirsin?

Evet, devletin küfrettiği şeriat zekât demektir; şeriat oruç demektir ve kelime-i şehadet demektir. Şeriat Beytullah, Peygamber ve Allah demektir. Şeriat Kur’an-ı Azîmüşşan demektir. İşte devlet Şeriat’a küfretmekle bütün bunlara küfretmektedir. Acaba devlet bu büyük küfürbazlığa ne zamana kadar müsaade edecektir? Acaba bu devlet, milletim dediği insanların en mukaddes varlıklarına hakaret etmekten ne zaman vazgeçecektir?

Nerede bir îmansız, Allah’ın gazabına uğrasa, ne zaman bir 23 Nisan, bir 19 Mayıs veya bilmem hangi gün olsa, devletin bütün ağızları en sunturlu küfürlerle Allah’ın nizamına ve Müslümanın dinine, namusuna karşı hücuma geçerler.

Devlet, bu laiklik hastalığına tutulan dinsiz imansız sürülerin sokakları doldurup Müslümanların her şeyi demek olan Şeriat’a küfrettirmeyi önleyemezse, bizlere de nefs-i müdafaa hakkı doğmaz mı?

Bizler asayişi bozmak taraftarı değiliz. Bizler bu topraklarda kan dökülmesini istemiyoruz. Fakat bizden olduğunu bir türlü ispat edemeyen bu devlet de bütün dünya da bilir ki: Allah göstermesin, Kur’an uğrunda fiili bir mücadeleye icbar edilirsek, kâfirlerin dünyaları başlarına zindan olur, pis canlarını Cehenneme gitmekten kurtaramazlar.

Biz hükümetin başı olan sizlerden, bu küfürbazlığa bir son vermenizi ve her vesile ile inançlarımıza hakaretler yağdırılmasını, bilhassa bunu vergilerimizle beslenen devletin selahiyetli ağızlarıyla yapılmasının önlenmesini talep ediyoruz. Yetmiş senelik T.C. idaresinin bir tek defa olsun bu milletin hükümeti olduğunu isbat etmesini sizlerden görmek istiyoruz.

Son sözümüz “hasbünallahü ve ni’mel vekil”dir.

                                                                                                                                                                                                                                                                Aczmendî Mensupları Namına

                                                                                                                                                                                                                                                                          H. MÜSLİM GÜNDÜZ

ANKARA'YA İKİNCİ SEYAHAT  

Bu mektub dinli-dinsiz yayın kuruluşlarınca neşredildi. Bugüne kadar korku damarı işletilerek sindirilmiş olan Müslümanların, seslerini çıkarabilmelerine vesile oldu.

5 Haziran 1993 tarihinde Kurban Bayramı’nın verdiği tatil imkanı münasebetiyle Kayseri, Konya - Mevlana Hazretlerini ziyaret -, Ankara istikametinde bir seyahat planladık. Konya’ya kadar tedbirler ihmal olmamakla birlikte, seyahate bir mani çıkarılmadı. Konya’dan Ankara’ya yöneldiğimizde ise daha Ankara’ya varmadan, yolumuzun, yine panzerler eşliğinde Emniyet güçleri ve komando bölüğünün de varlığı ile Gölbaşı mevkiinde kesildiğini haber almıştık. Bir petrol istasyonunda mahsur bırakıldık. Onlar “geri” diyorlardı, biz ise “ileri”. Nihayet takriben 500 m de olsa biz “ileri” gittik. Bu kadarı dahi onlara, verdiğimiz karardan bir adım “geri” gitmeyeceğimizi ifade etmeye kâfi geliyordu. Bayramın son günü olması hasebiyle memleketlerine dönmek için yola çıkan ister hususi araba sahipleri ister otobüsler, en az 20 polis otobüsü, bilmem kaç taksi, 2 panzer, bir hayli askeri anayolun kenarında gördükleri vakit, haliyle soruyorlar: “Burada ne oluyor?” Fakat hiçbir tatmin edici cevab alamadan yollarına devam ediyorlar. Çünkü güvenlik güçleri temsilcileri diyemez ki: “ Bunları Müslüman oldukları için Ankara’ya alamıyoruz.” Diyemezler, çünkü deseler, diğer insanlar da diyecekler ki “biz de müslümanız, ama bize engel olmuyorsunuz.” Bu sefer demeleri gerekecek ki “evet, siz de Müslümansınız; amma, bunlar her şeyleriyle Müslüman olduklarını belli ediyorlar. Siz ise zaten bizim istediğimiz tarza girmişsiniz “ deyip de unuttukları değerleri onlarada mı hatırlatsınlar.

SİVAS HADİSELERİ 

Bu seyahatten takriben bir ay sonra 2 Temmuz’da vaki olan Sivas hadiseleri patlak verdi. Bizim bu hadise ile hiçbir münasebetimiz olmadığı halde, başta Sabah Gazetesi ki 1. sayfasının aşağı-yukarı tamamını ve bir miktar da iç sahifelerinden bir köşesini o hadiseleri bizim organize ettiğimiz ve bizim başlatıp bitirdiğimize yönelik bir haber giriyordu. Diğer gazeteler de ona yetişmese de pek aşağı kalmıyordu.

Yeri gelmişken bir vasfımızı arz edeyim. Biz, bir şey söylersek Allah’ın izni ile mutlaka yaparız. Bir şey yaparsak da kat’iyyen gizlemez alenen söyleriz, çekinmeyiz. Bir şey yaparsak en kötü neticesini dahi göze almışızdır.

Fakat bu hadisede fiilen en ufak iştirakimiz olmadığı halde, efkâr-ı âmmede bidayette başrolde biz gösterildik. 3 Temmuz 1993 tarihli başta SABAH Gazetesi olmak üzere, diğer bütün gazetelere bakılsa bu, çok açık görülecektir.

Özellikle Aziz Nesin’in, Sivas’ta yaptığı tahrik ve ağır neticeleri yetmiyormuş gibi bu hadise münasebetiyle söylediği sözler çok ilginçtir:

“… Bu böyle devam ederse, o başı açık kadın başbakanı da birgün saçından sürüklerler, Süleyman Demirel’i de kravatından tutup sürüklerler…”  5 Temmuz 1993 Hürriyet Sh.24

Bir yandan resmi makamları üzerimize kışkırtacak telden vururken bir yandan da Müslüman kesimin bizlere olan teveccühünü kırmak noktasından tesiri olabileceğini ümid ettiği yayınlar yaparak [“MİT’in KURDUĞU TARİKAT: ACZMENDÎLER (4 Temmuz AYDINLIK Gazetesi Sh.6)”] ACZMENDÎ hadisesinin cemiyet üzerindeki hüsn-ü teveccühünü kırmaya yönelik telden vuruyordu. Bir diğer yandan da “Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği”nin yayınladığı bildirideki ithamlar ile de Alevî ve Kürt vatandaşları üzerimize kışkırtmaya çalışıyordu. Lakin hepsi nafile. Malum, hile yapanların en hayırlısı Allah’tır. Allah (cc), ehl-i küfrü bu hilelerinin içinde, kendi hilesine düşürüyor ve tamamıyla bütün hadiseler bizim lehimize gelişiyordu.

ANKARA KOCATEPE CAMİİ MEVLİDİNE İLK İŞTİRAK  

Lakin 1 Temmuz Cuma günü Konya’daki dergaha, görenlerin ifadesi ile, her taraf kum gibi polis ve polis otobüsü kaynıyordu dedirtecek bir tarzda kolluk kuvvetleri ile baskın yapılıyor. Konya Dergahı’nda o anda mevcut bulunan 200-250 kardeşimiz Konya’nın bütün karakollarına taksim edilip misafir (!) ediliyorlar. Bu arada bazı amirlerin işgüzarlık yapmak istemelerine ve bu işgüzarlıkları doğrultusunda bazı, çocuk denecek yaştaki gençleri dövmek istemelerine karşı, memurların dahi sabrı tükenip amirlerine silah çekmeleri gibi vâkıalar da oluyordu. Bir diğer yandan da Konya’ya yeni gelen bütün kafileler de şehir dışında, Temmuz sıcağı altında yolları kesilip birkaç saat orada mahsur bırakılıyorlardı. Fakat en sonunda şehirde ve Türkiye’de oluşmaya başlayan infial, hem bizim şehre girmemize ve hem de şehirde olup karakollarda misafir (!) edilen kardeşlerimizin serbest bırakılmasına, yetkili mercileri icbar etti.

Bu hadisenin en can alıcı yönü ise, Konya’nın girişinde yolumuz kesilip durdurulduğumuz yerde, büyük bir çoğunluk emniyet görevlisinin ( bizim, sicil noktalarını şefkaten hatırlatmamıza rağmen hiç mühimsemeyerek) aynen bizim talebemiz gibi önümüzde diz çöküp ders dinlemeye kalmaları, emniyet yetkililerini ve rapor verdikleri, telsizin diğer ucundaki yetkilileri ciddi hesaplara itmesidir.

Konya’da birçok gelişmeyi müteakip Ashab-ı Kehf’i de ziyaret edip herkes memleketine döndü. Bize olan her bir hücumu müteakip daha önce tanışıklığımız olmayan nice insanlar, ya bizzat El-aziz’e geliyor veya telefonla irtibata başlıyorlar. Zamanla onlar da tam bir Aczmendî hissiyatına bürünüyorlar. Ehl-i küfrün bize hücumu, bizim, cemiyette daha ziyade kök salmamıza alet oluyor, elhamdülillah…

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin vefatının 34. Yılı olması hasebiyle Hz.Üstad’ın ruhu için tertip edilen Ankara Kocatepe Camii’ndeki mevlid-i şerif için bir kısım kardeşlerimiz 16 Ekim 1994 tarihinde Kocatepe Camii’nde hazır bulundular. Tabii orada bulunan onbinlerce Nur Talebeleri, Bediüzzaman’ı hatırlatan bu kardeşlerimizin her birinin etrafında 5’er 10’ar halka olmakta gecikmediler. Bu manzara ise, Nur Talebeleri’ni rejime entegre etmeye muvaffak olduk düşüncesinde olanları bir hayli endişeye sevketti.

BEYANATLAR SONRASI AÇILAN MAHKEMELERİN SAYISI ARTIYOR 

Bu arada daha önceki ifadelerimizden dolayı o mahkeme senin, bu mahkeme benim koşup durmaya başladık. Her bir mahkememiz ayrı bir hadise oldu. Bir konuşmamızda “demokrasi, laikliğin gayr-ı meşru çocuğudur” gibi farklı telakki tarzımız, düşünen insanların zihninde, o güne kadar hayallerinden geçirmedikleri konular hakkında düşünmelerine yol açtı.

Yine Kanal-6’da “OLAY VAR” isimli programda 21 Ekim 1993 günü, kullandığımız ifadeler son derece sade ve yalın olduğu halde Kemalist’lere şok tesiri yaptı. Misal kabilinden Katerina’dan bahsettik, fakat Başbakan için asrın Katerina’sıdır tarzında lanse edildi. Fakat kaderin garip cilvesidir ki, bir zaman sonra Başbakan’ın kocası “ben kendimi Rus Çarı olarak görüyorum” demiş. Bu televizyon röportajı için de dava açıldı. Artık ağzımızdan çıkan her sözden bir dava açılmasını bekler vaziyete geldik. Bizim buralarda derler: “Borç bini geçtikten sonra, yat sırtının üstüne.”

Bir yandan diyorlar “seyahat hürriyeti var” inanıyoruz, seyahat etmek istiyoruz, resmî eşkiyalar yolumuzu kesiyor. “Orman kanunlarına” göre muameleye tâbi tutuluyoruz.

Yine diyorlar “konuşma ve ifade hürriyeti var” inanıyoruz, düşüncelerimizi, inancımızı ifade ediyoruz, mahkemeye veriliyoruz…

MARUZ KALINAN MUAMELELERE TAHAMMÜL EDEMEYEN MEMURLAR, AMİRLERİNE SİLAH ÇEKİYORDU 

Lakin 1 Temmuz Cuma günü Konya’daki dergaha, görenlerin ifadesi ile, her taraf kum gibi polis ve polis otobüsü kaynıyordu dedirtecek bir tarzda kolluk kuvvetleri ile baskın yapılıyor. Konya Dergahı’nda o anda mevcut bulunan 200-250 kardeşimiz Konya’nın bütün karakollarına taksim edilip misafir (!) ediliyorlar. Bu arada bazı amirlerin işgüzarlık yapmak istemelerine ve bu işgüzarlıkları doğrultusunda bazı, çocuk denecek yaştaki gençleri dövmek istemelerine karşı, memurların dahi sabrı tükenip amirlerine silah çekmeleri gibi vâkıalar da oluyordu. Bir diğer yandan da Konya’ya yeni gelen bütün kafileler de şehir dışında, Temmuz sıcağı altında yolları kesilip birkaç saat orada mahsur bırakılıyorlardı. Fakat en sonunda şehirde ve Türkiye’de oluşmaya başlayan infial, hem bizim şehre girmemize ve hem de şehirde olup karakollarda misafir (!) edilen kardeşlerimizin serbest bırakılmasına, yetkili mercileri icbar etti.

EY ULU'L-EMR

Bismillahirrahmanirrahim

Ey Ululemr,

Bir Peygamber-i Âlişan'ın, vahye mazhar olduğu halde bir köylüden hurmaların aşılanmasıyla ilgili beşeri bir malumata ihtiyacı olmuştur.

Bir Davud (A.S.) peygamberin bir adli davada oğlundan aldığı dersler olmuştur.

Bir Mevlâna’nın bir hırsızdan, bir Hz. Ali'nin bir ahlâksızdan, bir Napolyon’un bir köylüden aldığı dersler olmuştur. Bunun misalleri belki milyonlardır.

Biliyorum, siz kendinizi ilimden, hikmetten ve nasihattan âzâde görüyorsunuz. Nizam-ı Âlemde varsa yoksa kuvvettir diyorsunuz. Hakikat ve Hikmet ve maslahat-ı beşer noktasında mağlup olunca kuvvete müracaat ediyorsunuz. Fakat müstehzi bir nazarla da olsa şöyle bir dur­up; Şu kabir kapısındaki adam ne diyor diye bir iki dakikanızı ayırsanız kıyamet mi kopar?

Ey Ululemr bakınız: "Memleket bir hanedir. Ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir. Eğer İman-ı Ahiret bu geniş hanelerde hükmetse bizden samimi hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret ve riyasız ihsan ve fazilet ve enaniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlar.

Çocuklara der: "Cennet var haylazlığı bırak". Kur'an dersiyle temkin verir.

Gençlere der: "Cehennem var sarhoşluğu bırak". Aklı başlarına getirir.

Zalime der: "Şiddetli azab var, tokat yiyeceksin". Adalete başını eğdirir.

Bunlara kıyasen cüz'i ve külli her taifede hüsn-ü te'sirini gösterir.

Evet: "İki cihanın ve iki hayatın medar-ı saadeti yalnız imandır."

Acaba şu memlekette hükmettiğiniz 75 seneden beri, sökmeğe çalıştığınız şu güzel ve müessir İman gerçeğinin yerine neyi ikame ettiğiniz.

Köy enstitüleri dediniz tutmadı. Halk evleri dediniz olmadı. Dans dediniz, balo yaptınız,

sinemaya şevkettiniz olmadı. Futbolda, diskoda, modada, fuhuşta, sarhoşlukta karar kılmışa

benziyorsunuz. Emin olunuz ki; bu son tedbirleriniz diğerlerini kıskandıracak kadar yanlıştır.

Aldanıyorsunuz ve yine ve yine yanlış yapıyorsunuz. Bilmelisiniz ki; imanlı ,bin adamın idaresi, imansız ve sarhoş ve ahlaksız on adamın idaresinden daha kolaydır.

Şiddet, nereye kadar? Zulüm ve tahakkümüne zamana kadar? Mısır piramitlerinin di­binde yatanların mumyalanmış hortlakları veya Kızıldenizde bilmem kaç bin sene muhafaza edilen kudret mucizesi Firavunun cesedi veya kezzab kuyusunda can veren Hitlerin sonu veya gurbet ellerde öldürülen Troçki'nin, Talat'ın, Enver'in hazin akibetleri hiç mi ders vermiyor sîz­lere? Çöplüklerde sürünen Lenin heykeli, ayaklarından asılıp karıncalara yedirilen Mussoli'nin dev cüssesi ibret almak için kafi birer ders değiller midir?

Bakınız Ey Ululemr: Bir müslümanın en büyük düşmanıyla bile bir nevi dostluğu vardır. İmanı onu daima adalet çizgisinde tutar. Bir kabahatlinin; Adaletin kestiği hükümden başka, bir kılma bile dokunamaz. Hiç kimsenin suçundan dolayı onun ailesine, çocuklarına, hısım akra­basına zulmedemez. Allah'a ve ahirete iman onun kalbinde ve kafasında daimi bir polis vazife­si görür. Anarşiden, terörden, haramdan, kıravatlı-kıravatsız her türlü soygun yapmaktan onu korur.

Bakınız İmanı yeşerten yerler; Kur'an kurslarıdır, onları kapatmayınız. Hayayı muhafa­za eden başörtüsüdür, onu açtırmayınız. Kalpleri Allah'a döndüren zikirdir, zikirhaneleridir, onları imha etmeyiniz. Bizleri tarihin gayr-ı meşru veledleri olmaktan kurtaran; sarığımızdır, sakalımızdır, şalvarımızdır, çarşafımızdır, minaremizdir, selâmımızdır, Besmelemizdir geliniz bunlara dokun mayınız.

Ey Ululemr; 1957-58-59'da anarşiyi körükledin, 60 darbesini yaptın ne oldu, ne kazandın? 1968-69-70'de Ortadoğu Üniversitesi merkezli İnönü'nün oğlu kumandalı anarşinin sonu 1971 dar­besi oldu. Ne kârımız oldu?

1978-79-80'de akıttığın kanların arkasından Hocanın oğlu çıktı. 12 Eylül darbesini yaptı, elimize ne geçti. O günün çöplüklerini, 16 senedir 500 milletvekili elbirliği ile çalıştığı halde daha yerinden bile oynatamadı.

Hülasa terörü teşvik etmeyiniz bunda hiçbir hayır yok. Kan dökmeyiniz, bunda hiçbir menfaat yok. Kanla ve irinle kurulu bir düzenin payidar olduğu görülmemiştir.

Ey Ululemr; Bilirsiniz bir ata sözü vardır: "Canı yanan eşek attan fazla koşar" diye. İslâm’ın ve insanlığın düşmanı beynelmilel şer odakları bu mantıktan hareketle Cezayir’i ne hale getirdiler görüyorsunuz. Onlar bu aziz milleti de bu kıyasla, böylesi bir uçuruma yuvarlamanın hesabı içerisindedirler. Görüyorum ki; ey ululemr sen de bu oyuna gelmiş, yerli yersiz, iyi kötü, haklı haksız demeden tam bir şaşkınlık içerisinde önüne gelene saldırıyorsun. Fakat İnşaallah biz millet olarak bu oyuna gelmeyeceğiz. Bize zulmedeceksiniz ve ediyorsunuz,  ses çıkarmayacağız. Bizi hapse atacaksınız ve atıyorsunuz, sükût edeceğiz. En masum ve asgari in­sanlık taleplerimize kuvvetle ve şiddetle, copla ve tüfekle mukabele edeceksiniz ve ediyorsunuz, asla mukabele etmiyeceğiz. Fakat ey ululemr; bütün bunları korkaklığımızdan, ölümden çekindiğimizden, hamiyetsizliğimizden ve himmetsizliğimizden yaptığımızı sakın zannetmeyi­niz. Biz vatan ve din düşmanlarının sizi aldatan oyunlarına gelmemek için bunları yapacağız.

Ey Ululemr; bizi öldüreceksiniz fakat Kur'an kursumuzdan, başörtümüzden, sakalımızdan, şalvarımızdan, sarığımızdan, zikrimizden ve camimizden vazgeçiremiyeceksiniz.

Ve malesef Ey Ululemr; Tarihin bu küçük parçasını utanılacak bir zaman şeridi olarak

Nesl-i Atinin hafızalarına nakşedeceksiniz.

Çok yazık.

MÜSLİM GÜNDÜZ

5 Temmuz 1996

KAYNAK:HÜRAVAZ

Güncelleme Tarihi: 21 Temmuz 2020, 00:37
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER