TARİKATLARIN DOĞUŞU NASIL OLMUŞTUR?

TARİKATLARIN DOĞUŞU NASIL OLMUŞTUR?

Tasavvufun bir ilim olarak tedvîni ve sülûk edilen bir yol olarak ortaya çıkışı, hicrî üçüncü asra tekābül etmektedir. Asr-ı saâdette; kelâm, îtikad ve fıkha dâir mezhepler de henüz teşekkül etmemiş, ilmî usûller dâhilinde tedvîn edilmemişti. Ancak o zaman da îtikādî, fıkhî vs. hükümler mevcuttu ve Allah Rasûlü tarafından sahâbeye tâlim ediliyordu. Belli bir süre sonra, meselâ ‘fıkıh’ ilminde otorite sayılan büyük âlimlerin ictihadları, talebeleri tarafından benimsenip sistemleştirilmiş ve bu farklı metod ve usûllere ‘mezhep’ adı verilmiştir. Mezhepler, o büyük âlimlerin isimlerine nisbet edilmiştir.

Diğer İslâmî ilimler gibi tasavvufun muhtevâsı da, telkîn ettiği ‘zühd’ ve ‘takvâ’ duygusuyla, insanları ulaştırmak istediği ihsan ve rabbânîlik makamlarıyla aynı minvalde asr-ı saâdette yaşanıyordu. Sahih tasavvuf anlayışının temel aldığı bütün düsturlar, Kurʼân-ı Kerîm ve asr-ı saâdette, Rasûlullah ve ashâbının hayatında mevcuttu. Aradan zaman geçtikçe Asrı Saâdetin o feyizli hayatını devam ettiren takvâ ehli âlim ve ârifler, halkın dünyaya râm olup gaflete dalmasına mânî olmak gâyesiyle, rızâ-yı ilâhî için onlara nasihatte bulunmaya başladılar. Bu zevâtın bir çığır açmak, bir hayat üslûbu meydana getirmek gibi maksatları da yoktu. Gâye, İslâm’ı özüne uygun bir şekilde güzelce yaşamak ve ibadetleri ‘ihsan’ kıvâmında ve ‘huşû’ ile îfâ edebilmekti. Ancak onların sohbet ve nasihatlerinden istifâde ederek hâllerinden hisse alanlar, bu zâtları kendilerine mânevî rehber, üstad ve mürşid kabul ettiler. Bu kimseler, onların nasihatlerini, yani mü’mini rûhî olgunluğa erdirip Hakkʼa yaklaştıran terbiye ve tezkiye metodlarını sistemleştirerek mânevî bir disiplin hâline getirdiler. Neticede bu üstadların isimlerine veya usûllerine nisbet edilen tarîkatler meydana geldi. Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rufâiyye, Mevleviyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi…

Tarîkat, her tasavvuf kolunun Hakkʼa vâsıl olma husûsunda izlediği usûl ve yolun adıdır. Zamanla, farklı metodlar takip eden çeşitli tarîkatlerin meydana gelmesi, ihtilâftan dolayı değil, ihtiyaçtan dolayıdır. Zira insanların mizaç, karakter, meşrep ve tabiatleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla tarîkatlerin bu gerçek ışığında çeşitlenmesi, herkese mânevî arınma ve rûhî tekâmül için mizâcına uygun bir tarîkate intisâb ederek terbiye olma imkânı sağlamıştır. Meselâ, umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kâdirîlikʼte takip edilen usûllerle daha kolay terakkî ederken; şâir, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, daha ziyade Mevlevîlik’te huzur bulur. Vakur, sakin mizaçlı, derûnî istîdâdı yüksek insanlar ise Nakşîlikʼte kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkinlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak feyz alma imkânı bulurlar. Bunu bütün tarîkatlerin karakteristik özelliklerine göre ifade etmek mümkündür.

Bu bakımdan tarîkatlerin çeşitlenmesi, Allâhʼın bir rahmetidir. Zira meşhur tabiriyle; ‘Hakkʼa giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur.’ Yeter ki Kurʼân ve Sünnet ölçülerinin belirlediği istikâmette olsun. Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekir’e hafî zikri, Hazret-i Ali’ye de cehrî zikri telkin etmiştir. Farklı sahâbîlere farklı virdler verdiği ve kimi zaman da zikir halkaları kurdurup topluca zikir icrâ ettikleri bilinmektedir. En mühim tasavvufî terbiye vâsıtası olan zikir/evrâd hususundaki bu farklı uygulama ve tercihler, mânevî terbiye usulleri ve tarîkatlerin çeşitlenmesinin en temel sebeplerden birini teşkil etmiştir. Fıkhî mezheplerde olduğu gibi tasavvufî tarîkatlerde de kaynak, Kitap ve Sünnettir.

KAYNAK:HÜR AVAZ

YORUM EKLE
YORUMLAR
Arif Marangoz
Arif Marangoz - 4 ay Önce

Allah sizden ebeden razı olsun
Zamanın mühim bir şübehatını izale ettiniz.

SIRADAKİ HABER