RİSALE-İ NUR'DA HZ.MEHDİ (R.A) - 2

MUKADDEME-1

Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan sûretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, âlem-i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.

Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı câhını, kiminin tamahını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hatta en garibi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.

İşte bu ruh-u gaddarın dünyadaki sureti olan İngiliz, memleketimizdeki mümessili Süfyan ve nifak çetesi, tarihte emsali na mesbuk azim ve acip inkilaplarıyla bu islam diyarında ve dünyada çok büyük tahribatlara imza attılar. Bütün avane ve uşaklarıyla birlikte, 'her yol mübahtır' düsturuyla hareket edip hiçbir kaide, kural ve insani değer tanımadıkları için hükümlerini icraya başladıkları günden beri ne dünya ne de memleketimiz huzur bulabildi. Her yer kan gölü, zulüm ve ızdırapla dolup taştı. Elbette tarihte bir benzeri bulunmayan bu tahribata, geçen asırlardaki usûl ve metodlarla karşı koyabilmek mümkün olamazdı. Zira daha evvel yaşanmamış, hatta insanların hayallerinden dahi geçmemiş meseleler, hadiseler ve icraatlar ilk defa zuhur ediyordu. Madem yaş ve kuru her ne var ise Kitab-ı Mübin'de mevcuttur ve Kur'an-ı Azimü'ş-Şan ebedidir, her daim ehl-i imanın rehberidir; öyleyse Kur'an-ı Hakim'den, hadis-i şerif ve sünnet-i seniyyeden bu zamanın ihtiyacı olan usûl ve mücahede metodunun, istihraç ve istinbatı yapılmalıydı. İşte ilim ve cihad sahasındaki bu yeni hareket tarzının programı Risale-i Nur olarak tesmiye edilmiş ve o hareket düsturlarını nasıl tatbik edeceğimizi doğru anlamak için de nümune-i imtisal olarak Hz.Bediüzzaman rehber tayin edilmişti. Öyle bir rehber ki, 'ben de Risale-i Nur'un bir talebesiyim' diyerek, kendi telifi olan bir esere talebe olmuş; hem de bu ifadeleri ile, 'talebe olmak isteyen bana benzemelidir; Risale-i Nur benim gibi mücahidler yetiştirir' dersini vermiştir.

Bu zamanın ihtiyacı olan istihraç ve istinbatların bir mecmuası olan Risale-i Nur, nev'i şahsına münhasır bir ilim olup ne şarkın ulûmundan ne de garbın felsefesindendir. Sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’dan başka üstadı yok, Kur’ân’dan başka mercii yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur’âniden ve âyâtının nücûmundan, yıldızlarından inmiştir. Kur’ân’ın bâhir bir burhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i i’câz-ı mânevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâı ve o mâden-i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i mâneviyesidir. Kur’ân’ın hakikî bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümanı ve meselelerinin burhanıdır. Ahirzaman hadisatı içerisinde ehl-i imanın küfürle mücadelesinde yagâne düsturlar mecmuasıdır.

Her ne kadar izahlarımıza yeni başlasak da meseleyi daha iyi anlamamıza vesile olacağını düşündüğüm bir hakikatı, burada bir parantez açarak beyan edelim. Şöyle ki:

Peki, çoğu Risale-i Nur'dan muktebes olan yukarıdaki ifadeler ne manaya geliyor?

Yine Risale-i Nur'dan istifade ederek izah edelim:

"Padişah-ı Ezelînin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat Hâlıkı ünvanıyla, vahiyle ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin, herbir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle, hususi bir surette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var." (1)

"Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde birşey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü’l-a’mâl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz." (2)

"Aziz kardeşim, fıkhü’l-ekber olan esâsât-ı imaniyeyle meşgul olduğumuz için, nakle ve ehl-i içtihadın medârikine ve meâhizine bakan dekaik-i mesâil-i fer’iyeye zihnim şimdilik ciddî müteveccih olamıyor. Zaten yanımda da kitaplar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki müracaat edeyim. Hem ulemâ-yı İslâm o kadar tetkikat-ı sâibe yapmışlar ki, füruata dair tetkikat-ı amîkaya ihtiyaçları kalmamış. Eğer hakikî ihtiyaç hissetseydim, böyle füruata dair müçtehidînin derin me’hazlarına gidip bazı beyanatta bulunacaktım. Belki de, daha o nevi hakaike meşguliyet zamanları gelmemiş." (3)

Evet, çoğu Risale-i Nur'dan muktebes olan "sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’dan başka üstadı yok, Kur’ân’dan başka mercii yoktur" tarzındaki ifadelerin ne manaya geldiğini, az evvel zikrettiğimiz üç dersimiz yeteri kadar izah ediyor. Fakat Üstad'ımızın tahkik etmemizi emrettiği bir eserden yapacağımız iktibas meseleyi çok daha iyi anlamamızı netice vereceği kanaatindeyim. Şöyle ki:

"Velayet-i Muhammediye makamına adım atan, şeriatının hükümlerini, müçtehidlerin aldığı yerden alır ve bütün alimleri taklitten kurtulur. Ancak Resulullah'a (asm) uyar. Ayrıca, bir evliyanın, mesela Şafii, yahud Hanefi olduğu bildirilmiş olsa, bu hali, kemal makamına kavuşmadan öncedir. Üstadım Ali Havas'dan (rh) işittim, buyurdu ki: Bir veli kemal makamına kavuşunca, Resulullah'dan (asm) varid olan bütün hadislerin çıkış yerlerini ve şeriatın sahibinin, onları Kur'an-ı Azim'in neresinden aldığını bilir. Çünkü Allahu Teala En'am Suresi otuz sekizinci ayetinde: 'Biz o kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık' buyuruyor. İşte şeriatın beyan eylediği bütün hükümlerin, kamil veli için, Kur'an'daki mehazleri, alınma yerleri zahirdir, açıktır. Nitekim müçtehid imamlara da böyledir. Onların marifeti, ilimleri buna yetişmeseydi, sünnetle açık bildirilmeyen hükümleri istinbat edemezler, bulup çıkaramazlardı. O halde bu, Kur'an-ı Kerim'den kavillerin çıkışını bilmede şeriatın sahibine ortak olma bakımından, büyük bir mertebededir. Çünkü böyle alimler, Resulullah'ın (asm) varisleridir."(4)

Yani Hz.Üstad (ra), bir müçtehid ve velayet-i kübra ashabı olarak varis-i nebidir. Herbir meselesini Kur'an'da bulur, görür ve alır; Risale-i Nur olarak neşreder.

Parantezi kapatıp müzakeremize devam edelim.

Bir mucize olarak, gelecekleri hadis-i şeriflerle ümmete haber verilen ve bu İslam beldesinde emsalsiz menfi icraatlara imza atan dehşetli eşhasa, Hz.Ali (ra) Efendimiz 'Süfyan' ismini vermişti. Hz.Bediüzzaman (ra), 'onun mahiyeti bilinmesi için binlerce insan hapse girse hatta idam olsa din-i İslam cihetiyle yine ucuzdur' dediği bu Süfyan ve komitesi, milletimizin bütün temel değerleriyle oynadılar, kaldırdılar, değiştirdiler. Harfini, rakamını, takvimini değiştirdiler. Örfünü, an'anesini, kılık-kıyafetini yasak ettiler. Medresesini, dergahını, camisini kapattılar. Bütün bu icraatları ile, muasırları olan diğer bütün diktatörlerin yapmadığı bir şeyi yapmaya çalıştılar. Yani, asırlardır İslam'ın bayraktarlığını yapan şu Anadolu insanını bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman veya bir Rus yapmak için uğraştılar. Kabiliyetleri münafıklığın zirvesinde olan süfyan komitesi, aldatmakla iş gördü; insanların zaaflarını kullanmayı devlet eliyle yaptı; katliam, tahakküm, tehcir, melanetlerine engel her ne olursa, zerre miskal bir insani değer tanımadan ezip geçtiler. Öyle bir hile ve aldatmaca ki, dini kaldırmak için dini kullandı; rejimini muhafaza etmek için bir diyanet teşkilatı kurdu. Hz.Ali'nin (ra) ulemaü's-sû' olarak tavsif ederek hiddet ettiği bir kısım hocalar, o Süfyan'ın etrafında ve emrinde her daim hizmet ettiler, icraatlarında üzerlerine düşen vazifeleri eksiksiz yerine getirdiler.

Bütün bunların karşısında, müçtehidlik ve müceddidlik salahiyetine haiz Hz. Bediüzzaman mukabeleye çalışıyordu. Bazı mücahid hocaların Süfyan ve Deccal ile mücadele etmek için bir minare boyunda veya alnında 'kafir' yazan eli delik bir adam araması sürerken, Hz.Bediüzzaman elindeki Kur'an ilmiyle mücehhez ve Kur'an'ın bu zamandaki elmas bir kılıcı olan Risale-i Nur ile Süfyan komitesinin tahribatını ve rejim-i bid'akaranesini kırıp dağıtacak Mehdiyyet programını başlatıyordu.

Otuzüç ayat-ı Kur'aniyenin işaret ettiği, Hz.İmam Ali (ra) ve Gavs-ı Azam'ın (ks) takdir ve tebşirine mazhar olan şu mübarek Risale i Nur eserleri takriben yüz senedir neşrediliyor. Ahirzaman fitneleri ile alakalı bütün meseleler bu mübarek eserlerde mevcut. Mücadele metodları yazılı. Milyonlarla ifade edilen talebeye sahip. Buna rağmen siyasilerin, hocaların, ehl-i ilmin ve kahir ekseriyetin bu azim hadiseye bigâne kalmasının adını bulmak cidden müşkil bir meseledir.

Şunu gayet rahatlıkla diyebiliriz ki; Risale-i Nur okumamış bir kimse, ne kadar alim bir zat da olsa, ahirzaman hadisatının muhteviyatını ve mücadelesini malum olan ilimlerle bilmesi mümkün değildir. Zira Süfyan'ın tahribatı tarihte benzeri olmadığı gibi, onunla mücadele edecek hareketin düsturları dahi ilim ve kıyamda yeni bir iş olacaktır. Öyleki, muhteviyatı ile birlikte suret-i tedrisatı, terbiyesi, irşadı, intisabı, hatta şerh ve izahları mutad tarzlara benzemeyecektir. Onun için, telifindeki gibi şerh ve izahlarında dahi sünuhat, zuhurat ve ihtarata riayet edilmediği veya emir tahtında olmadığı zaman; güya Nurcu bir prof, inkılab-ı ruhi nedir bilmediği için, Hulusi Efendi'nin Risale-i Nur ve Üstad'a intisabına psikolojik bir buhran olarak nazar eder; akademik çalışma yapan biri Risale-i Nur'un hakaikını Marx temeli üzerine bina etmeye ve onunla güzel göstermeye çalışır; veya ehl-i medrese bir hoca efendi kendi tetebbuatının usulüne muvafık gelmediği için o şerh ve izahları tenkid eder durur. Halbuki sabık metodlar bu zamana kafi gelse idi, Risale-i Nur'un telifine ihtiyaç olmazdı. Risale-i Nur, yeni bir usul, yeni bir nefes, yeni bir hamledir. Ve Risale-i Nur hareketi, bu ahirzamanda, Kur'an-ı Hakim'in bütün meratibiyle irtidad hareketlerine karşı çektiği elmas bir kılıçtır.

Evet, İslam tarihi boyunca büyük ve mühim alimlerin telif ettiği bütün kıymettar kitaplar içinde Risale-i Nur, Kur’ân’ın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (r.a.) takdir ve tahsinine ve Gavs-ı Âzam'ın (r.a.) teveccüh ve tebşirine mazhar olmuş; o iki zât kerametleriyle Risale-i Nur’a ziyadesiyle kıymet ve ehemmiyet vermişlerdir. Çünkü;

"Malûmdur ki, bazı vakit olur, bir dakika, bir saat; ve belki bir gün, belki seneler kadar; ve bir saat, bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ, bir dakikada şehid olan bir adam, bir velâyet kazanır. Ve soğuğun şiddetinden incimad etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. İşte, aynen öyle de, Risale-i Nur’a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (a.s.m.) ve şeâir-i Ahmediyeye (a.s.m.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü’minlerin imanlarını kurtarması noktasından, Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesb etmiş ki; Kur’ân ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş. Ve Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) üç kerametle ona beşaret vermiş. Ve Gavs-ı Âzam (r.a.) kerametkârâne ondan haber verip tercümanını teşci etmiş.

Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal’aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü’min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-ı Kur’âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli burhanlarla ispat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü’minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü’minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar." (5)

Hem,

"Risaletü’n-Nur’un mümtaz bir hâsiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktasını kuvvetli ve kat’î beyan edildiğinden, bu hâsiyet Âyetü’l-Kübrâ risalesinde fevkalâde parlak görünüyor. Bu acip asırda, mübareze-i küfür ve iman en son nokta-i istinada sirayet ederek ona dayandırıyor. Mesela, nasıl ki gayet büyük bir meydan muharebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı, en büyük ordusunun cihazat-ı muharribesini kendi taburuna imdat ve kuvve-i mâneviyesini fevkalâde takviye için her vasıtayı istimal ederek ehl-i iman taburunun kuvve-i mâneviyesini bozmak ve efradının tesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinadgâhı kendine temayül ettirerek ihtiyat kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun herbir neferine karşı, cemiyet ve komitecilik ruhuyla mütesanid bir cemaat gönderir. Bütün bütün kuvve i mâneviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda, Hızır gibi biri çıkar, der 

'Meyus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta i istinadın ve öyle mağlûp olmaz muhteşem orduların ve tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Kâinatı dağıtamayan onu dağıtamaz. Şimdilik mağlûbiyetin sebebi, bir cemaate ve bir şahs-ı mâneviyeye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, herbir neferin, istinad noktaları olan dairelerden mânen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i mâneviyeyle bir şahs-ı mânevî ve bir cemiyet hükmüne geçsin' dedi ve tam kanaat verdi. Aynen öyle de, ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetle, cemiyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı mânevî ve bir ruh-u habîs olmuş, müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avâmın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an’aneyle gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor.

Herbir müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya meyusâne çabalarken, Risale-i Nur Hızır gibi imdada yetişti. Kâinatı ihata eden son ordusunu gösterip ve ondan mukavemetsûz maddî, mânevî imdat getirmek hizmetinde harika bir emirber neferi olarak Âyetü’l-Kübrâ Risalesi'ni İmam-ı Ali (r.a.) keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş. Temsildeki sair noktaları tatbik ediniz, tâ o sırrın bir hülâsası görünsün." (6)

DEVAM EDECEK...

ME'HAZLAR

1- 7.Şua

2- 29.Mektup 6.Kısım

5.Desise-i Şeytaniye

3- Barla Lahikası

4- Mizanü'l-Kübra Fasıl-15

5- 8.Şua

6- Sikke-i Tasdik-i Gaybî,

EDİTÖRÜN NOTU: TEFRİKA HULASASI
Mukaddeme Risale-i Nur'un kıymet ve ehemmiyetini ihtiva ediyor.
Birinci Mesele'de, Risale-i Nur’un ahirzaman hadisatı ve Hz.Mehdi mevzularındaki salahiyeti ve tabiin devrinden itibaren süregelen ihtilaf ve zıt hükümlerin sebeblerini
İkinci Mesele'de, Hz.Mehdi’nin her ne kadar bir cemaat ve cemiyeti olsa da bir şahs-ı manevi değil, o şahs-ı manevinin mümessili olan bir ferd-i insan olacağını ve inşaallah yakın bir zamanda kendisine vazifesinin tevdi edileceğini ve bununla birlikte Mehdiyyet Hareketi'nin, mümessil ve vazifedarlarının Cenab-ı Hakim'in lutfettiği kadarıyla tafsilini
Üçüncü Mesele'de, Nur Camiası'ndan ve onların telakki tarzlarından bir nebze bahsedeceğiz. Zeyl'de, Risale-i Nur'daki Hz.Mehdi (ra) hakkında ve onun ile münasebettar gördüğümüz ders ve bahisleri cem’edeceğiz inşaallah .

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ferid
Ferid - 3 hafta Önce

Allah razı olsun çok istifade ediyoruz kıymetli ağabey.

Bayram
Bayram - 3 hafta Önce

Yarını sabırsızlık la bekleyeceğim.

Salim öz
Salim öz - 3 hafta Önce

''Onun için, telifindeki gibi şerh ve izahlarında dahi sünuhat, zuhurat ve ihtarata riayet edilmediği veya emir tahtında olmadığı zaman; güya Nurcu bir prof, inkılab-ı ruhi nedir bilmediği için, Hulusi Efendi'nin Risale-i Nur ve Üstad'a intisabına psikolojik bir buhran olarak nazar eder; akademik çalışma yapan biri Risale-i Nur'un hakaikını Marx temeli üzerine bina etmeye ve onunla güzel göstermeye çalışır; veya ehl-i medrese bir hoca efendi kendi tetebbuatının usulüne muvafık gelmediği için o şerh ve izahları tenkid eder durur.''

mehmed
mehmed - 3 hafta Önce

Allah razı olsun

Ali Haydar
Ali Haydar - 3 hafta Önce

Allah razı olsun

Şeref Kazıcı
Şeref Kazıcı - 3 hafta Önce

Allah razı olsun

Şeref Kazıcı
Şeref Kazıcı - 3 hafta Önce

Allah sizden razı olsun kıymetli ağabeyim rabbim hissemizi ziyade eylesin amin

Şeref Kazıcı
Şeref Kazıcı - 3 hafta Önce

Allah sizden razı olsun kıymetli ağabeyim rabbim hissemizi ziyade eylesin amin