31 MART OLAYI VE BEDİÜZZAMAN

İSTANBUL'A TEKRAR DÖNÜŞ VE 31 MART OLAYI VE BEDİÜZZAMAN

31 MART OLAYI VE BEDİÜZZAMAN

İSTANBUL'A İLK SEYAHAT

Bediüzzaman, ruhunda uyanan bu azimle, öteden beri hayalini kurduğu "Medresetü'z-Zehra" projesinin artık gerçekleşmesi zamanı geldiğini düşünüyordu. Bu devasa projenin tahakkuku için Tahir Paşa ile  yaptığı istişareler neticesinde, resmi makamların yardımını temin etmek üzere Kasım 1907' de, henüz otuz yaşlarında iken İstanbul'a geldi.

Tahir Paşa, İkinci Abdülhamit'e ulaştırılmak üzere, Bediüzzaman'ın şöhretini içeren bir mektubu da onunla göndermeyi ihmal etmedi. İstanbul'a vardığında, iki ay kadar Ferik (Tümgeneral) Ahmet Paşa'nın misafiri oldu. Ferik Ahmet Paşa, Bediüzzaman'ın, Doğu Anadolu'da uygulanacak olan eğitim projelerine destek bulmak amacıyla Saraya verdiği dilekçenin hazırlanmasına yardımcı olmuş ve onu gerekli kişilerle tanıştırmıştır. Bediüzzaman bu İstanbul seyahatinde, Doğu'ya ve dolayısı ile doğudaki problemlere dikkat çekmek için kıyafetini değiştirmedi.

Doğu eyaletlerinin geleneksel kıyafetleriyle herkesin karşısına çıkan Nursi, kendinden emin tavırları ve etkili hitabetiyle kısa sürede dikkatlerin odağı oldu. Bununla da yetinmeyen Nursi, herkese şaşkınlık veren bir uygulama başlattı. Fatih'teki Şekerci Hanı'nda bir otel odasına yerleştikten sonra, odasının kapısına şu levhayı astı: "Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz." Fatih Şekerci Hanı o dönemin önde gelen aydınlarının uğrak yeriydi. Mehmet Akif ve Rasathane Müdürü Fatin Hoca o otelde kalanlar arasındaydı.

Bediüzzaman'ın bu hayret uyandıran levhası, kısa sürede dikkatleri çekmiş ve gerçekten de gelenlerin müşküllerini hallettiği, bütün sorularına cevap buldukları bir yer olmuştu. Bu şöhret, kimi âlimlerin takdirlerinin toplarken, kimilerinin de kıskançlık ve haset duygularını tahrik etti. Bu kıskançlık bir süre sonra Bediüzzaman'ın başını derde sokacaktır. Bediüzzaman işte tam bu sıralarda (Mayıs 1908) eğitim reformları hakkındaki fikirlerini içeren dilekçesini Saray'a sundu. Bu dilekçenin metni beş ay kadar sonra, 19 Kasım 1908'de Şark ve Kürdistan gazetesinde yayınlandı.

Fakat gazetenin giriş yazısında da ifade edildiği üzere, bu dilekçe hiç de hoş olmayan sonuçlar doğurdu. Bir yandan bazı âlimlerin hasımca tavır takınmaları ve diğer yandan, hürriyetin kısıtlandığı bir dönemde, Bediüzzaman'ın mevcut eğitim politikalarını tenkit etmeye kadar giden pervasız ve cesaret dolu konuşmaları, Saray'ın dikkatini çekmiş ve sıkı gözetim altına alınmıştı. 44 Bir süre sonra, "Her soruya cevap veren ve Saray'a karşı böyle pervasız olup, eleştiriler getiren bir adam, olsa olsa deli olabilir." denilerek, Bediüzzaman akıl hastanesine sevk edilir.

Hastahanede onu muayene etmek üzere Saray doktorlarından biri görevlendirilir. Bediüzzaman doktora, neden ve nasıl buraya gönderildiğini dört madde halinde anlatır ve doktor hayretler içinde kalır. Büyük bir deha ve yüksek bir zeka ile karşılaştığını fark eden doktor: "Şimdiye kadar İstanbul'a gelenlerin içerisinde zeka ve fetanetçe (aşırı zeki) böyle bir nadire-i cihan bulunmuş değildir." şeklinde bir rapor hazırlar ve Saraya gönderir. Bu raporu alan ve daha önce İkinci Abdülhamid'e Bediüzzaman hakkında yalan yanlış bilgiler vererek, onu yanıltan Saray paşaları telaşa düşerler ve bir an önce onu İstanbul'dan uzaklaştırmanın yollarını ararlar. İlk tedbir olarak Bediüzzaman'ı hemen bir hapishaneye naklettirirler ve orada da başlarına bela olmaması karşılığında rüşvet teklif ederler; ancak bir netice elde edemezler. Ardından Padişah'ın iradesi ile Zaptiye Nazırı Şefik Paşa Bediüzzaman'a gönderilir.

Zaptiye Nazırı Padişah'ın selamını kendisine ilettikten sonra, Doğu'ya tekrar dönmesi halinde kendisine otuz lira maaş bağlanacağını söyler ve bunun üzerine Bediüzzaman ile aralarında ciddi bir tartışma başlar. Bediüzzaman cevap olarak: "Ben maaş dilencisi değilim. Kendim için değil, milletim için geldim. Hem de bunu bana teklif etmek, rüşvet ve susma payıdır. Benim şahsi menfaatimi neden milletin genel menfaatine tercih ediyorsunuz?" der. Rüşvetin fayda vermeyeceğini anlayan Şefik Paşa: "Nasıl ve hangi cesaretle Padişah'ın teklifini reddediyorsun, sonun çok vahim olacaktır." diyerek tehdit yolunu dener. Bediüzzaman cevap olarak: "Reddediyorum, ta ki Padişah beni çağırsın da gerçekleri söyleyeyim. Hem, idam olunsam, bir milletin kalbinde yer edeceğim,.." diyerek bu tehdide beş para önem vermez ve Şefik Paşa eli boş olarak geri döner. Said Nursi'nin o dönemdeki portresini "Sırat-ı Müstakim Dergisi"nin sahibi olan Eşref Edip, şu ifadelerle resmeder:  "Hürriyet mücadelesinde celadet ve şehameti o derece idi ki, herkesin ağzını açmaktan korktuğu, işaretle konuştuğu bir zamanda, onun bu kadar cesaret ve celadet göstermesi zamanın havsalasına sığmadı. Sarayın ve paşaların ferman ferman olduğu, mutlak bir kudrete sahip olduğu bir zamanda, Şark vilayetlerinden gelen bir adamın bu kadar cesaret göstermesi hayret ve taaccüple telakki edileceği tabii idi.

Halka köle nazarı ile bakan müstebit paşalar; 'Bu kadar cesaret akıl karı değildir!..' diyerek onu tımarhaneye sokmaktan başka kendileri için halas ve rahat çaresi göremediler." Bediüzzaman, zulmen atıldığı bu ilk hapishanede çok kalmaz ve Meşrutiyet'in kabulünden sonra ilan edilen siyasi af kapsamında hürriyetine kavuşur.

31 MART OLAYI VE BEDİÜZZAMAN

Hürriyetin ilanı ile birlikte İstanbul'un her tarafında bir kargaşa ve infial dönemi başlamıştır. Bu sosyal çalkantıları durdurmak ve insanları yatıştırmak gerekiyordu. Bunun tek bir yolu vardı; insanları ikaz etmek ve hürriyetin nimetlerini inandırıcı bir üslupla anlatmak… Meşrutiyet'in başına meşruiyeti de ilave ederek, "Meşrutiyet-i meşrua" sloganı ile hürriyeti anlatmaya çalışan Bediüzzaman, Meşrutiyet'in üçüncü gününden itibaren bir taraftan gazete ve dergilere yazı yazarken, diğer yandan da etkili hitabeti ile miting meydanlarında ve konferans salonlarında binlerce insana hitap ederek ortamın bir an önce yumuşamasına yardımcı oldu. Bugünlerde, özellikle Selanik patlamaya hazır bir bombayı andırıyordu. Bediüzzaman 11 Temmuz'da Sultan Ahmet meydanında yaptığı "Hürriyete Hitap" nutkunun aynısını, Selanik meydanında da vererek, tırmanan tehlikenin önünü kesti. Özellikle Şehzadebaşı'ndaki Ferah Tiyatrosu- 'nda çıkan kavgayı, etkileyici hitabetiyle son anda önlemiş oldu. Hamallar, İttihatçılara ve dolayısı ile Meşrutiyet'e karşı tavırlarını boykot yaparak ortaya koydular. İstanbul'da yaşayan ve hamallık yapan Kürtlerin bu siyasi ve anarşik olayların içine çekilmesi tehlikesini sezen Said Nursi, hamalların yoğun olduğu yerlere, özellikle kahvehanelere gidip konuşmalar yaptı ve Meşrutiyeti anlattı.

"İlla boykot yapacaksanız, (O sırada) Bosna Hersek'i ilhak eden, Avusturya mallarına karşı yapın." diyerek, öfkelerini başka tarafa çekmeyi başarmış ve çıkması muhtemel büyük bir boykot ve anarşiyi önlemiş oldu. Meşrutiyet'ten rahatsız olan bir diğer kesim de ulema ve talebelerdi. Zira onlar, anayasal sistemin ve hürriyetin dine aykırı olduğunu iddia ediyorlardı. Bunu fark eden Said Nursi, Meşrutiyet-i meşruanın İslam'a aykırı olmadığını, dört hak mezhebin klasik kaynaklarına dayanarak ve İslam tarihinden örnekler vererek ortaya koymaya çalıştı. Bunu yaparken, bir yandan gazetelere, dergilere yazılar gönderiyor, diğer yandan da medrese mensuplarının toplandığı yerlere giderek konuşmalar yapıyordu. Meşrutiyet'e tepkili diğer bir zümre de askerlerdi. Üstlerine, özellikle Harbiyeli subaylara itaat etmemeye başlayan askerler, büyük bir felakete adeta davetiye çıkarıyorlardı.

Bu tehlikeyi fark eden Bediüzzaman, İstanbul'un farklı yerlerinde bulunan avcı taburlarını bir bir dolaşarak "Meşrutiyet'in yanlış anlaşıldığını ve dine aykırı bir tarafı olmadığını" anlattı. İslam'ın anarşiye karşı olduğunu ve üstlerine itaat etmemeleri durumunda anarşiyi körükleyeceklerini anlatarak, onları itaate sevketti. Meşrutiyet'in ilanı sadece İstanbul'da değil, Doğu'da da infiallere neden olmuştu. Said Nursi "Bediüzzaman" imzası ile doğudaki nüfuzlu kişilere ve aşiret reislerine altmış kadar telgraf çekti. "Meşrutiyet ile dine bir zarar gelmeyeceğini, aksine dinin inkişaf edeceğini" anlatarak onları yatıştırdı. Bugünleri sonradan anlatan Bediüzzaman, hizmetlerini şu cümleyle özetliyordu: "Nerede bir yangın görsem, onu söndürmeye koştum." Takvimler 13 nisan 1909'u gösterdiğinde, tarihe "31 Mart Vakası" olarak geçen büyük bir isyan baş gösterdi.

Mevcut kargaşayı fırsat bilen karanlık ellerin çıkardığı bu isyanla her şey altüst olmuş ve İkinci Abdülhamit tahtan indirilmişti. Said Nursi, isyanın üçüncü gününde isyan eden askerlere gazetede yazdığı yazılarla, dördüncü gününde ise bizzat Harbiye Nezareti'ne giderek onlara hitap etti ve isyanı bitirmelerini istedi. İsyanın on birinci gününde, Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu isyanı bastırdı ve sıkıyönetim ilan edildi. İsyancıların elebaşıları yakalanarak sıkıyönetim mahkemesinde idam edildiler. İsyanı yatıştırmak için bir dakika boş durmayan Said Nursi de olaya karıştığı iddiası ile tutuklanır. Üç hafta kadar hapiste kaldıktan sonra mahkeme huzuruna çıkarılır.  Müdafaasında, isyan öncesindeki dokuz aylık sürede yaptığı hizmetleri ve isyanın durdurulması için üstlendiği rolü dile getiren Nursi, "Demek ki, ben bu hizmetleri yapmakla büyük cinayetler etmişim ki, burada idamla yargılanıyorum." der.

Ardından İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'ne dahil oluş nedenini ve şeriatın ne anlama geldiğini izah ederek, cesaret ve feraset dolu bir müdafaa yapar. Bu savunma daha sonra, Dinvan-ı Harbi Örfi adı ile kitaplaştırılır. İdam edileceğini beklerken, beraat eden Nursi, kendisinden sonra yargılanan kırk elli kişinin de idamdan kurtulmasına vesile olur. İstanbul'da bulunduğu iki senelik zaman diliminde, faydalı gördüğü sivil toplum kuruluşları ile hizmet etmekten kaçınmayan Said Nursi, İttihadı Muhammedi Cemiyeti'nin kurulduğunu duyunca, bu evrensel ve mübarek ismin bir grubun elinde istismar edilmemesi ve şahsi düşüncelere alet edilmemesi için hemen gidip dahil olur.

31 Mart olayında, sıkıyönetim mahkemesinde yaptığı müdafaada; İttihadı Muhammedi Cemiyeti'ne niçin dahil olduğunu şöyle ifade eder: "İşittim İttihadı Muhammedi Cemiyeti adı ile bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki, bu ismi mübarek atlında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelir. Sonra işittim ki bu ismi mübareki bazı mübarek zevat, Süheyl Paşa va Şeyh Sadık gibi zatlar daha basit ve sırf ibadet ve sünnet-i seniyeye tebaiyyete nakletmişler." "Lakin tekrar korktum, bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez.

Ben nasıl ki, dindar müteaddit cemiyete bir cihette mensubum. Zira maksatlarını gördüm. Kezalik o ismi mübareke de intisap ettim. Bu cemiyetin reisi Fahrül Alemdir. Gayesi ise Ahlak-ı Ahmediye ile tahalluk ve sünneti Nebeviyeyi ihya ve başkalarına da muhabbet etmektir." "İşte ben bu ittihadın efradındanım, bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebebi iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim." Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi Said Nursi, her şeyden önce, herhangi bir grubun, Hz. Muhammed (s.a.v)'in ismini taşıyan bu cemiyeti kendi tekeli altına alıp siyasi maksatları uğruna kullanmasından ve daha ötesi, böyle bir cemiyetin toplumda ayrılığın ve çekişmenin kaynağı haline getirilmesinden şiddetle endişe ettiği için dahil olmuş ve gerçekten de bu istismarlara engel de olmuştur.  Said Nursi'nin 23 mayıs 1909'da sıkıyönetim mahkemesinde serbest bırakılması o günün gazetelerinde şu ifadelerle duyurulmuştur: "Bediüzzaman Said Kürdi mukaddem (başlangıçta) vaki olan ihbaratın saniadan (uydurmadan) ibaret olduğu ve bilakis mumaileyhin (kendisinin) tesisi meşrutiyette hidematı bergüzidesi (üstün ve seçkin hizmetleri) sebkeylediği (geçtiği) tahakkuk eylemekle tahliye edilmiştir."

KAYNAK:HÜR AVAZ

Güncelleme Tarihi: 08 Eylül 2020, 09:44
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
YusufGözcü
YusufGözcü - 3 hafta Önce

Selamün aleyküm ...

SIRADAKİ HABER