BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'NİN AİLESİ TARAFINDAN YETİŞTİRİLME TARZI NASILDI?

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'NİN AİLESİ TARAFINDAN YETİŞTİRİLME TARZI NASILDI?

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'NİN  AİLESİ TARAFINDAN YETİŞTİRİLME TARZI NASILDI?

Annesi ile ilgili bize kadar ulaşmış en önemli vasfı, Üstadı hiç abdestsiz emzirmemesidir. Bu tablo ise, Üstad'ın annesi olan Nuriye Hanım'ın ne kadar takva sahibi bir kadın olduğunu ifade eder. 

Bu konuda en sağlıklı ve net bilgiyi Üstad'dan alıyoruz. Şöyle ki; "Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda kat’î ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:"

"Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum."

"Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum."( Yirmi Dördüncü Lem'a) 

Okuma parçası:

Henüz ailesinin yanında ve dokuz yaşında iken;  bir halet-i ruhiye, tahsilde bulunan büyük biraderi Molla Abdullah’ın, ilimden ne derece feyizyab olduğunu tedkike sevketti. Molla Abdullah’ın gittikçe tekâmül ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezahür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı. Bunun üzerine ciddî bir şevk ile tahsili  göze aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dâhilinde bulunan Tağ Köyü’nde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti. Fakat fazla duramadı. Halet-i fıtriyeleri îcabı, daima izzetini  koruması ve hattâ âmirane söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu.

Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’ta ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasreder ondan ders alırdı. Bir müddet sonra Pirmis karyesine, sonra Hizan Şeyhi’nin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu ve oradan ayrıldı. Bir müddet sonra  Molla Mehmed isminde bir zâtın refakatinde Erzurum Vilayetine tâbi’ Bayezid’e hareket eder. Hakikî tahsiline işte bu tarihte başlar.

Bu zamana kadar hep “Sarf ve Nahiv” mebadileriyle meşgul olmuştu ve “İzhar”a kadar okumuştu. Bayezid’de Şeyh Mehmed Celalî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakikî ve ciddî tahsili, üç ay kadar devam etmiştir. Fakat pek garibdir. Zira Şarkî Anadolu usûl-ü tedrisiyle, “Molla Câmî”den nihayete kadar ikmal-i nüsah etti. Buna da her kitabdan bir veya iki ders, nihayet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebâkisini terkeyledi.

Hocası Şeyh Mehmed Celalî Hazretleri ne için böyle yaptığını sual edince

Molla Said cevaben: 

- Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak bu kitablar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım. Yani bu kitabların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhere tab’ıma muvafık olanlara çalışırım, demiştir.Maksadı ise, esasen kendisinde fıtraten mevcud bulunan icad ve teceddüd fikrini medrese usûllerinde göstermek ve bir teceddüd vücuda getirmek  ve bir sürü haşiye ve şerhlerle vakit zayi’ etmemekti. Bu suretle alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir. Bunun üzerine hocalarının; “hangi ilim tab’ına muvafık” olduğu sualine cevaben: 

Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum, der. Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı.

Yirmidört saat zarfında “Cem’-ül Cevami’”, “Şerh-ül Mevakıf”, “İbn-ül Hacer” gibi kitabların ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütalaa ederdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat-ı zahirî ile hiç alâkadar görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suale tereddüdsüz derhal cevab verirdi. Molla Said, Bitlis’te iken onbeş-onaltı yaşlarında idi.

Henüz sinn-i büluğa vâsıl olmuştu. O zamana kadar bütün malûmatı sünuhat kabîlinden olduğu için, uzun uzadıya mütalaaya lüzum görmezdi. Fakat o zaman sinn-i büluğa vâsıl olduğundan mı veyahut siyasete karıştığından mı, her nedense eski sünuhat yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri tedkike koyuldu. Bilhâssa Din-i İslâma vârid olan şekk ve şübheleri reddetmek için “Metali” ve “Mevakıf” nam eserler ile ulûm-u âliye آﻟﯾﮫ (Sarf, Nahiv, Mantık vesaire) ve âliyeye ﻋﺎﻟﯾﮫ (Tefsir ve İlm-i Kelâm)a dair doksan cild kitabı iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitabların üç ayda bir kerre devrine muvaffak oluyordu. 

Kaynak:HürAvaz

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER