MÜÇTEHİD KİME DENİR?

Müçtehit; Kur’an’ın sırlarını hakkıyla bilen, içtihat yapabilen, İslâmî ilimlerin bütün hükümlerinde otorite olan her fıkıh bilginidir.

MÜÇTEHİD KİME DENİR?

Müçtehit; Kur’an’ın sırlarını hakkıyla bilen, içtihat yapabilen, İslâmî ilimlerin bütün hükümlerinde otorite olan her fıkıh bilginidir. Bu zâtlar âyet ve hadislerin sırlarını bilme yeteneğine sahip seçkin insanlardır. Aklî ve naklî ilimlerin derinliklerine dalmış, keşfettikleri çeşitli cevherleri Müslümanların istifadesine sunmuşlardır.

Müçtehitlik, yüksek ve seçkin bir makamdır. Kişi o makama iddia ile değil; ilimde derinlik kazanma yanında Cenâb-ı Hakk’ın ikram ve ihsanı ile çıkabilir. O sahada onlarla yarışmak her kişinin kârı değildir. Dikkatle bakılırsa enbiyaya vâris olmanın en şanlı ve en muhteşem bir örneği, onlarda görülebilir. Büyük müçtehitlerin her biri hidayet nuruna mazhardır. İlâhî hükümlerdeki maksatları idrak etmek onları uygulama sahasına koymak, onların görevidir.

 İçtihat için doğuştan bir yetenek, dehâ derecesinde bir zekâ ve kabiliyette şarttır. Abdulkerim Zeydan, Usûl-ü Fıkıh adlı eserinde, bu hususu şöyle açıklıyor:

“Müçtehit latif bir idrake, fıkıh ilmine kavrayışlı bir akla, safi bir zihne, seçkin bir ferasete, güzel bir anlayışa, harika bir zekaya sahip olmalıdır. Bunlara sahip olamayan bir kimse içtihat kaidelerini bilse bile müçtehit olamaz.” Bundan sonra da şöyle bir misal verir: “ Bir insan edebiyat ve şiirde ne kadar bilgisi olursa olsun, doğuştan gelen yeteneği yoksa şair olamaz.”

“Sebep olan yapan gibidir.” Kaidesince, onlar kıyamete kadar gelecek bütün müminlerin yaptıkları ibadetlerden hissedardırlar. Küllî fazilet ve ilim noktasında onların topuğuna dahi yetişilemez.

Bu meselede, Bediüzzaman Hazretleri, “Başta müçtehi-din-i izam imamları mı efdal, yoksa hak tarikatların şahları, aktabları mı efdaldir?” sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“Umum Müçtehidîn değil; belki Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî, Ahmed ibn-i Hanbel; şahların, aktabların fevkındedirler. Fakat, hususî faziletlerde Şah-ı Geylanî gibi bazı harika kutuplar, bir cihette daha parlak makama sahiptirler. Fakat küllî fazilet imamlarındır.”

Bediüzzaman Said Nursi | بدیع الزمان سعید نورسی (@Bediuzzaman_) | Twitter



BEDİÜZZAMAN MÜÇTEHİD MİDİR?

MÜCEDDİD, yenileyen, yeni bir şekil veren, yeniden güçlendiren.

Peygamberimizin sünneti terk edilip bid’atlar yayılıncaya insanlara yeniden dinlerini öğreten ve bu bid’atleri bertaraf etmeye çalışan İslâm bilgini; “cedde” fiilinden ism-i fail.

Diğer ümmetlerde olduğu gibi Peygamberimizin ümmeti arasında da zamanla bid’at ve hurafeler baş gösterebilir ve bunun neticesinde Müslümanlar dinden ve peygamberimizin sünnetinden uzaklaşmakla karşı karşıya gelebilirler. Ayrıca her gün değişen hayat şartları ve ilerleyen teknikle birlikte birtakım yeni meseleler ortaya çıkar ve bunlara dinî açıdan bir hüküm verme ihtiyacı doğar.

Toplum içinde çıkan bid’atlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar karşısında dini savunacak, yeni meselelere bir çözüm bulabilecek ve Müslümanlara yeniden dinlerini öğretip onları yönlendirecek şahsiyetlere de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir ki, peygamberlik müessesesi sona erdiğinden ve bundan sonra artık peygamber gelmeyeceğinden bu görev Peygamberimizin ümmetinden çıkan âlimlere düşmektedir. Bu âlimlere dinî literatürde “müceddid” denilmektedir.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek hir müceddid gönderecektir.” (Ebu Davud, Melahim, 1).

Müceddid, bir peygamberde bulunması gereken vasıfları taşıyan bir din âliminin, akıl, zeka, ilim, ehliyet ve mücadelesi ile, İslam’ı ilk devirlerdeki gibi anlatmasıyla, kendini ehl-i ilme kabul ettirmesidir. Bu, manevi liderlik ve önderlik demektir. Peygamberler vahye mazhardırlar. Müceddid ise, vahyi anlayıp anlatmada ilhama mazhar olan kimsedir. Müceddide, ancak ruh ve tabiatında eğrilik bulunan kimseler muhalefet ederler.

Müceddid, asrın hastalığını iyi teşhis etmeli, ıslah çarelerini göstermeli ve kendini o işe vazifeli görmelidir. Saf islamın ilim, ruh ve düşüncesini diriltmeli, ilmiyle amil olup, davranışları ile İslam’ı temsil etmelidir. Yine müceddidin dinde içtihad etme gücü olmalıdır. Metot göstermeli, din düşmanları ile mücadele etmeli, farz ve sünnetleri ihya etmeli ve tecdidi cihanşümul olmalıdır.

Bediüzzaman Said Nursi yüz yıllık Mevlana Halid’in cübbesi Asiye hanımın dedesi Küçük Âşık aracılığı ile intikal etmiştir.(Kastamonu Lahikası, 62; Sikke-i Tasdik, 14–16; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 44, 46, 47).Böylece her cihetle Müceddit olduğu kesinlik kazanmıştır.

Bediüzzaman’ın çok belirgin ve diğerlerinden farklı bir özelliği de Müceddit olarak zatını değil; “Risale-i Nuru” göstermiş olmasıdır. Tecdit işi ve işlevi bir şahıstan bir kitaba intikal ettirilmiştir. Bediüzzaman bunu tahdis-i nimet(Duha, 93:11) olarak ilan etmektedir.

Kur'an ve sünnet bütün dini ilimleri içinde barındıran ana kaynaklar olmasından, her bir ilim sahibi müçtehit, kendi alanı ile ilgili hükümleri o kaynaktan alıp avam insanlara izhar ediyorlar. Dolayısı ile bir müçtehidin her ilim dalında müçtehit olması gerekmez. Bir nevi branşlaşma vardır. Her ilim dalının Üstat ve müçtehitleri farklıdır. Bir alanda müçtehit olan birisi, diğer ilim dallarında müçtehit olamayabilir. Bütün ilim dallarında içtihat makamına ulaşmak, tarihte çok az kişilere nasip olmuştur. Buna en güzel örnek İmam Azam'dır.

Üstat, kelam ve tefsir sahasında tecdit hareketini başlatıp yeni bir tarz ve yeni bir usul tesis etmiştir. Zira bu zamanda tecdit bu sahalarda gerekiyordu. Diğer ilim dalları ise bu temeller üzerinde yükselebilir. İman olmadan, fıkıh sahasında yeni içtihatlar yapmak abesle iştigal etmek nevindendir. Bu yüzden Üstat, içtihat gücünü iman ve tefsir yolunda sarf etmeyi seçmiştir. Bu tercihi de hâli âlemin gereklerine mutabık bir tercihtir.

"Altıncı Mukaddeme"

"Meselâ, tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle müsellemattandır ki: Hendese gibi bir san'atta mahir olan zat, tıp gibi başka san'atta âmî ve tufeylî ve dahil olabilir. Ve kavaid-i usuliyedendir ki: Fakih olmayan, velev ki usûlü'l-fıkıhta müçtehid olsa, icmâ-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nispeten âmîdir."(2)

Üstad'ın bu ifadelerinden, her müçtehit kendi sahasında muteber ve hüccettir, diğer sahalarda ise muteber ve hüccet olmayabilir. Bu noktadan Üstad Hazretleri, kendi sahası olan iman ve akaid noktasında asrın müceddidi ve müçtehididir. Lakin dinin diğer alanlarında müçtehit olmayabilir, o konuda başka müçtehitlere tabi bulunabilir.

Özet olarak; Üstad Hazretleri potansiyel ve kabiliyet olarak her sahada müçtehittir; lakin vaka ve realite noktasında sadece iman ve kelam noktasında müçtehittir. Bunu iyi ayırmak lazımdır.

HürAvaz

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER