RİSALE-İ NUR DAİRESİNDEKİ MÜŞKİL MESELELER

RİSALE-İ NUR DAİRESİNDEKİ MÜŞKİL MESELELER

RİSALE-İ NUR DAİRESİNDEKİ MÜŞKİL MESELELER

Risale-i nurlar ilimde yeni bir çığır açmış ve İslami yaşayışa yeni bir anlayış getirmiştir. Risale-i nur eserleri cevami-ul kelam tarzında çok mühim hakikatleri beyan etmekte olduğundan muhkematı, müteşabihatı ve müşkilatı vardır. Her meseleyi herkes anlayamadığı gibi devreler itibarı ile de zamanla ancak anlaşılabilen hususlar vardır.

    Risale-i Nuru meslek edinmiş bir nur talebesinin bu hususları tahkik etmeden yahut kendisine ezberletilen anlayışa ters düşüyor diyerek reddetmesi hakikat mesleğinin düsturlarına uygun düşmez.

Fena-Fil-İhvan ne demektir?

 Risale-i nur mesleğinde mürşid var mıdır?

 Sünnet-i seniyyenin ihyasında ölçü nedir?

Risale-i nurda zikir var mıdır?

FENÂ-Fİ'L-İHVÂN

“Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendi­nizde tasavvur edip onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir. Ehl-i tasav­vufun mabeyninde “fenâ fiş-şeyh, fenâ fir-resûl” ıstılâhatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte “fenâ fil-ih­vân” sûretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna “Tefânî” denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup kar­deşlerinin meziyyat ve hissiyâtiyle fikren yaşa­mak­tır. Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta değil­dir. Belki hakiki kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz ‘halîliye’ ol­duğu için meşrebimiz ‘hıllet’dir. Hıllet ise, en ya­kın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktizâ eder.” 21.Lem’a 4.Düstur

Risale-i nur mesleğinin esaslarını ikame eden kelimeler ve cümleler. Her birisi derinlemesine incelemeye muhtaç acib tabirler.

Fena fil-ihvan –tefani—hissiyatla fikren yaşamak. Kim kimi takdir edecek? Hıllet meşrebi nasıl tatbik edilecek.  

Kardeşlerimizin meziyetlerini şahıslarımızda ve faziletlerini kendi­mizde tasavvur edip onların şerefleriyle şâkirane iftihar edeceğiz. Meselâ bir kardeşimizin çok güzel bir hitabet kabiliyeti var, onunla iftihar edece­ğiz. Diğer bir kardeşimiz ise hiç konuşmaz ve daimi olarak hizmetin en çetin yüklerinin altına girer, ne gecesi var ne gündüzü, hep hizmette. Ve yine diğer bir kardeşimiz Risale-i Nurların tetkikatıyla meşgul, bütün va­kitlerini onu okumaya, anlamaya ve anlatmaya sarf ediyor, yorulma bil­mez bir gayret taşıyor... ilâ ahir.

 Şimdi, biz kardeşlerimizin bu meziyetleriyle iftihar ediyoruz. Kendi kendimizi unutmuşuz onların mezkûr meziyetlerini tamim ediyoruz ve onların bu meziyetleriyle gözü kapalı bir şekilde şâkirane iftihar ediyo­ruz. Acaba fesâhatiyle meşhur kardeşimizin dairemiz içerisinde meşhur edildikten sonra, o fesahatini tarihte fesâhatiyle meşhur Haccac-ı Zâlim gibi binlerce, yüzbinlerce masum ve samimi Nur talebelerinin mânevi hukukunu idam etmekte kullanmayacağını kim temin edebilir?

Acaba gecesiyle gündüzüyle hizmet eden ve bu meziyetiyle şöhrete ka­vuşturulan kardeşimizin İmam-ı Ali (r.a.)'ın hizmetinde bulunan İbn-i Mülcem-i Harici gibi olup, O Allah'ın (c.c.) aslanını şehid eden bir fasık olmayacağını, onu iftiharla medih edenler anlayabilirler mi? Ve yine, Risale-i Nurları çok iyi anlayan birisinin, ileride, Süfyan Komitesine yar­dım eden, onların fetva mercileri olan ve hatta o hâin komitenin en büyük kuvveti­ni teşkil eden “ulemâ-üs sû” gibi, ilmiyle Risale-i Nurları tahrif etmeyeceğine kim emin olabilir?

Buradan şu noktaya gelmek istiyorum: Bir kimsede bulunan bir kâbi­liyetin ileride ne şekil alacağını ve bu kabiliyetini hangi istikamette kul­lanacağını bilmeden onu medih etmek acaba münasip olur mu? Evet, İbn-i Mülcem son gayretiyle İmam-ı Ali'nin (r.a) hizme­tinde bu­lunuyordu. Fakat O Şah (r.a), Üstad-ı Muhte­rem’inin (a.s) irşadlarıyla, kendi şehadetinin onun eliyle olacağını biliyordu, iltifatı da ona göre idi.

Yaşanmış acib bir tabloyu hatırlamamak müm­kün mü? Hulusi Efendi'nin (k.s) sohbetlerinde dinlemiştim. Hz. Bediüzzaman (r.a) Denizli hap­sine gönderiliyor. Orada bilmem kaç katilden mahkûm zin­cirler içerisinde bağlı duran bir mah­kûma selam verip iltifatta bulunuyor. Zincirlerle bağlı duran o mahkûm sonradan öyle bir ıslah-ı hal ediyor ki; tahtakurularıyla meşhur o hapishanede, tahtakurularını dahi ezmekten im­tina eder bir hale geliyor. Acaba o Zat; ilk haline bakılıp zem mi edil­meli, yoksa son halini önceden görüp iltifat mı edilmeli idi?

“Birbirinizi tezkiye etmeyiniz” (1) hadis-i şerifinin de delâleti ile di­yoruz ki, bir kimsenin ahvalini levh-i mahfuzdan okuyamayan bir zatın, sa­dece görünüşe aldanarak, şunu bunu medih etmesi çok yanlış bir iştir. İs­lâm'ın ruhuna zıttır ve zararları da ortadadır.“Derecât-ı takdir, derecât-ı fehim gibi mütefavit ve müteaddiddir. Herkes derece-i fehmine göre tak­dir edebilir.” (2) Demek mutlak isabetli bir takdire ve keskin bir nazara ihtiyaç vardır.

O halde Risale-i Nurun; “Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirane iftihar et­mektir” olan bu düsturunu nasıl anlayıp tatbik edeceğiz? Risale-i Nur­lara bakıyoruz:

“Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bu­lunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum. Sizde üstadınızın naza­riyle birbirinize bakmalısınız” (3)

           Çareyi Hz. Üstad (r.a) veriyor. “Siz de üstadı­nızın nazariyle birbiri­nize bakmalısınız.” Demek ki; bu düsturun tatbik şekli, herkesin kendi öl­çüle­riyle ve görebildiği kadarıyla şunu bunu takdir et­mesi değil, belki (muhakkak) basireti açık bir üs­tadın nazarıyla bakması, onun takdir etti­ğini tak­dir etmesi ve onun zem ettiğini de zem etmesi şeklin­dedir.

 Bunun çok câlib-i dikkat bir numunesini Hacı Hulusi Efendinin (k.s) hayatında gördüm. Şöyle ki: Bir pazar günü bahçe dersinde Barla Lahi­kası okunuyor. Dersde Hulusi-i Sâni Sabri tâbiri geçti. Biz de yeni bir şeyler öğrenebilir miyiz kasdıyla Hulusi Efendi'den (k.s) sorduk...     

 “Efendim Hûlusi-i Sani Sabri Efendiyi gör­dünüz mü?

Cevap, ‘hayır’ oldu.

Sual: Efendim nasıl olur. Siz Eğridir'de bulunduğunuzda o zat da Bedre'de bulunuyordu. Aradaki mesafe uzak değil. Sizin ise imkânlarınız o günün şartlarına göre genişti. Aranızdaki ruhî ve hâli ya­kınlığı Üstad emrediyor. Hiç merak etmediniz mi?

Cevap: İhtiyaç görmedim”

Bu ihtiyaç görmemesini hâşâ enâniyetten de­sek, Üstad'ın o zat hakkındaki tezkiyesini tekzip etmek lâzım gelir. (1) Hâşâ himmetsizlikten desek, Risale-i Nur talebeliğindeki bi­rincilik vas­fını (2) kökünden reddetmek lâzım gelecek­tir. O halde bu halinin bir tek izahı vardır. O da Üstad Hazretleri, Sabri’ye (k.s) nasıl bakmışsa ve O'nun hakkında ne demişse aynısını kabul ederek aynı şekilde bakmış ve O'nun hakkındaki sözleri söylemiş veya benzerlerini tekrar etmiştir. Üs­tad'ın görmesi ve kanaati, ona kâfi bir görme ve ke­sin bir kanaat olmuştur.

Bu tesbitimizin aksine olarak, herkesin bir di­ğerini takdir etmesi hu­susu, ayrıca şöyle bir mânâ doğuruyor ki: Kendisi başkasını takdir edecek ve­ya taltif edecek bir mertebeye çıkmış. Takdir ve taltif, üstün alta karşı istimal edeceği bir hâldir. Hâli itibarıyla altta bulunanın halin­dendir öteki ona üst olmuştur. Aşağıdan yukarıya takdir ve taltif abes olur. İrşada gelenin mürşidini takdir değil, taklid etmesi daha uygundur. İlk halkayı teşkil eden erkânların takdiri de tezyifi de Hz. Üstad'ın naza­rıyla olmuştur. O halde bu anla­yışın tekrar ihya edilmesi elzemdir.

KAYNAK:HÜRAVAZ

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER