TESLİM VE TERAKKİ ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ

             "Beşerde meyl-i teceddüd var. Halef selefi kâmil görse, tezyid eylemese, meylinin tatminini başka tarzda arar, bazan aksülâmel yapar"

            Üstadımızın (ra) Sünuhat adlı eserindeki bu tespitini, "halef selefi geçmezse nakıstır" düsturu ile beraber düşündüğümüzde, birbirini cerheden iki vaziyet görünüyor.

            Ne gibi ?
            "Nefsini tezkiye etme!" emrinin yanında "Nefsini tezkiye eden kurtuluşa ermiştir" hakikati gibi...

            Zira sonradan gelene, ister evlat, ister çırak, ister mürit, ister talebe diyin; illaki kendinden evvelki selefine dair bir kemalatla karşı karşıya kalacağı muhakkaktır. Evladın babasında, çırağın ustasında, müridin şeyhinde, talebenin hocasında bulmuş olduğu bu hazır kemalat, kendi terakkisi için de en kıymetli madendir.

            Madem öyledir, "madem yaradılış basamakları itibariyle sonra gelen, öncekilerin kemalatını hazır bulmak ve üzerine bir şey koymak gibi bir vaziyette karşı karşıyadır, o halde bunun istikametli tarzı nasıl olacak ve olmalıdır ?

            Bu sualin doğru cevabını bulmak; selefini geçmek gibi bir mükellefiyeti üzerinde hissedenler için ne kadar ehemmiyetliyse, ondan çok daha ehemmiyetli olarak bu mevzudaki yanlış telakkiler ve tatbikler sebebiyle; şahsi, mesleki ve İslam'i tahrifatın önlenmesi adına da gayet derecede önemlidir.

            Yanlış telakki ve tatbik sebebiyle meydana gelen ne gibi bir tahrifattan bahsediyoruz ? Biraz açalım isterseniz.

 

            Nur dairesine 1946 sonrası -telifatın tamamlanmasının akabinde- dahil olanlar, kendilerinden önceki dönemin, gerek telif bakımından ve gerekse de tatbik bakımından ziyade bir kemalat içerisinde bulunduğunu fark etmenin yanında, "fıtratlarının onları sevk ettiği teceddüt (üzerine koymak, daha ileri götürmek) meyline" istikametli bir mecra göstermediklerinden, seleflerinin çizgisinden çıkıp, farklı mecralarda varlık göstermek gibi bir vartaya düştüler. Düşmüş oldukları bu varta sebebiyle, sadece seleflerini inkar veya tenkis etmekle kalmadılar, ehl-i dalaletin teklif etmeye cesaret edemediği birçok bid'ati, maalesefki kendi rızalarıyla kabul edip, mesleki bir vecibe mesabesinde tatbikata koydular. Ve nihayet bu yanlış gidişin en kâmil bir meyvesi; FETÖ olarak karşımıza çıktılar.

            Terakki adına Risale-i Nur dairesinde baş gösteren bu hastalıklı telakki tarzı, din dairesini de boş geçmedi...

            Eğer bugün İslam'i reformistleri, ayetlerdeki tarihselliği, evrimci din bilimcilerini konuşuyorsak, bunlar makalemizin başında zikrettiğimiz hakikatin anlaşılamaması sebebiyledir.

            Halbuki tekemmüldeki bu fıtri meylin istikametli ciheti ve halefini geçmekle ilgili hissedilecek mükellefiyetin çaresi;
            Çaresizlik ve acziyetti...
            Yani; "marifetini mahviyette bilen bir edep haliydi"
            Bu da demek oluyordu ki; "değil selefini geçmek gibi bir tasavvur içerisine girmek; bilakis onun şefkatli kanatları altına, hürmet ve mahviyetle sığınmak ve ancak ona gösterdiği edep nispetinde bir kıymet ifade ettiğini bilmekteki iksir-i nurani ile (isterse ve hikmeti iktiza ederse) selefinin gölgesi ve sayesi altında uruç etmekti"

            Hasılı; her mühim şeyde olduğu gibi, tahlil ettiğimiz tekemmül ve terakki meselesinde dahi, biri Kur'an'i, diğeri felsefi iki vecih var. İşin doğrusu, Üstadımıza hürmeten ve onun şefkatine işareten "felsefi" tabirini kullandığımız da açıktır. Zira daha ilk sözde (Birinci Söz'de) sağ ve sol yoldan birini tercih edenlerin (eğer bir lütuf yetişmezse) nihayetinde vardıkları yer; iman ve küfür, cennet ve cehennem kadar birbirinden uzak olduğu da açıktır.

            Rabbim cümlemizi muhafaza buyursun (amin)

            Bir şey daha kaldı ki;

            Başta Üstadımızın (ra) olmak üzere, Risale-i Nur dairesindeki kemalat sahibi zatların haleflerine karşı her daim kendilerini mahviyet perdesi altında gizlemlerinin en mühim bir hikmeti; “tezyid eyleme” noktasından onları cesaretlendirmekle, gayr-i meşru bir meyle kapılmalarını ve aksülamelde bulunmalarını önlemektir.

            Gel gör ki, bu zaman insanı bunu dahi yanlış anlıyor…

            “Madem Üstad ‘ben hiçim' diyor, madem şahıs yok şahs-ı manevi hükmediyor, o halde Risale-i Nurları okurum, kendi yolumu bulurum” havasında, kendini hiçbir kazığa çakılı bilmeden, ipi boğazına dolanık serbest bir vaziyette, dilediği çayırda otluyor…

            Rabbim ahir akıbetimizi hayretsin (amin)

YORUM EKLE
YORUMLAR
Katipoğlu
Katipoğlu - 4 hafta Önce

Hâk ol ki Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir

Katipoğlu
Katipoğlu - 4 hafta Önce

Allah cc razı olsun
Amin amin amin

Şeref kazıcı
Şeref kazıcı - 4 hafta Önce

Allah cc razı olsun rabbimiz hissemizi ziyade eylesin amin

Aczimendi
Aczimendi - 3 hafta Önce

Allah razı olsun istifade etmeyi nasip etsin inşAllah..

Mehmed
Mehmed - 3 hafta Önce

Allah razı olsun

İlker inanlı
İlker inanlı - 2 hafta Önce

MaşAllah üstadım mekalelerini bizlere lütfedip okutturuyorsun. Bayilerde satılsa gazete tiryakileri gibi sabah ilk yapacağım şey onu almak ve sonra zevkle okumak olurdu .Allah çizgini daim etsin.Amin