Aşık Veysel hakkında bilinmeyenler.

Sivas’ın fakir bir köyünde tarlada doğmuş, 79 yıl süren uzun ince yolculuğu boyunca üzerinde doğduğu toprak onun sadık yâri olmuştu. O meşhur türküsünde ‘Ben giderim adım kalır, dostlar beni hatırlasın’ diyen Âşık Veysel’in bugün 48. ölüm yıldönümü.

Aşık Veysel hakkında bilinmeyenler.

Aşık Veysel kimdir?

Avşar boyunun Şatırlı obasına mensup olan Âşık Veysel, 25 Ekim 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in iki kız kardeşi, yörede yaygınlaşan çiçek hastalığına yakalanarak yaşamlarını yitirdi. Daha sonra Veysel de yedi yaşında aynı hastalıktan dolayı iki gözünü de kaybetti. Babasının, oyalanması için aldığı bağlamayla önce başka ozanların türkülerini çalmaya başlayan Âşık Veysel, 1930 yılında Ahmet Kutsi Tecer ile Kutsi Bey tarafından düzenlenen bir şairler gecesinde tanıştı. Kutsi Bey tarafından verilen destek ile de birçok ili dolaşmaya başladı.

Âşık geleneğinin son büyük temsilcilerinden olan Âşık Veysel, bir dönem yurdu dolaşarak Köy Enstitüleri’nde saz hocalığı yaptı. 1965 yılında özel kanunla maaş bağlandı. 1970’li yıllarda Gülden Karaböcek, Hümeyra, Fikret Kızılok, Esin Afşar gibi bazı müzisyenler Âşık Veysel’in deyişlerini düzenleyerek yaygınlaşmasını sağladı.

Eserlerinde Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Eserlerinde yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içeydi. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de vardır. Şiirleri, Deyişler (1944), Sazımdan Sesler (1950), Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimli kitaplarında toplandı.1973 yılında akciğer kanseri sonucunda hayata veda etti.

GÖZLERİNİ NE ZAMAN KAYBETTİ?

GÖZLERİNİ NE ZAMAN KAYBETTİ?

Daha öncesinde iki ablasını da çiçek hastalığından kaybeden Âşık Veysel, hatalığını şöyle anlatır:

“Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kaydı ve düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım… Çiçek zorlu geldi. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan.”

EŞİNİN AYAKKABISINA BİR TOMAR PARA KOYDU

EŞİNİN AYAKKABISINA BİR TOMAR PARA KOYDU

Âşık Veysel’in küçük kızı Hayriye Özer, ünlü halk ozanının hiç bilinmeyen yanlarını 2005 yılında şu sözlerle anlattı:

“Babamı 25 yaşındayken Esma adlı köyün çok güzel kızlarından biriyle evlendirmişler. Ondan bir çocuğu olmuş, ama anasının memesi ağzına tıkanıp ölmüş. Derken Esma Hanım, evdeki yanaşmayla babamı bir başına bırakıp kaçmış. Babam, Esma’nın kaçacağını anlamış ama yapacağı bir şey yok.

Evde kimse yokken babam, Esma Hanım’ın çorabının içine biraz para koymuş. Evden kaçtıktan sonra iki sevgili Bafra’da bir çeşmenin başında serinliyor. O anda Esma Hanım, çorabını aralayınca paraları görmüş. Hemen anlamış, parayı kaçarsa sefil olmasın diye babamın koyduğunu.

Babam, sevgilisiyle evden kaçan ilk karısı Esma’yı meğer çok severmiş. Esma gittikten çok sonra bile babam hâlâ onu hayallerdi, köyün en güzel kadınlarından biriymiş. Bir gün kapıyı çalıp bana ‘Çok başım ağrıyor kızım, babandan benim için bir ilaç iste?’ dedi. Çok şaşırdım, ‘Nasıl isteyebilirim Esma anne?’ deyince, ısrar etti; ‘Sen iste, o verir’ dedi. Çekine çekine varıp söyledim babama. Elini cebine attı, çıkardığı aspirini avucumun içine koydu. O anda bana söylediği de hala kulağımda; ‘Onun başı daha çok ağrıyacak.’ Hakikaten dediği gibi de oldu, kadının hayatı perişanlıklarla geçti.

İNSANLARI AYAK SESİNDEN TANIRDI

İNSANLARI AYAK SESİNDEN TANIRDI

Veysel çocuklarına isimleriyle hitap ederdi bazen de ‘kuzum, canım’ diye ilaveler yapardı. Sessizce yanından süzülürken bile hangisinin olduğunu anlar, ismini söylerdi. O günlerde köyde gördüklerinden aklında kalanları hep sorardı. ‘Yolun karşısında şu çalı vardı, filan yerde şu taş vardı, hálá duruyor mu’ diye sorardı.

ŞİİRLERİNİ GECE YAZARDI

ŞİİRLERİNİ GECE YAZARDI

Âşık Veysel şiirlerini gece yazardı. Gündüzleri ise çoğu zaman ya uyurdu ya misafirleriyle konuşurdu. Yemeklerden en çok kuru fasulyeyi severdi. Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’nde yatarken bile ona özel kuru fasulye yaparlardı.

Radyo dinlemeyi çok severdi bu yüzdendir radyosu hep başucunda dururdu. Haberlerin hiçbirini kaçırmazdı.

SAZ ACINDAN ÖLÜYOR!

SAZ ACINDAN ÖLÜYOR!

Âşık Veysel, kibirli bir adam değildi. Türkiye çapında ulaştığı şöhret, onu, yakın ve uzak çevresinden hiçbir zaman koparmadı. Kelimenin tam anlamıyla bir halk adamıydı. Siyasi bir rengi olmayan toplantılara katılır, çalar, söyler, kendisini dinletmesini bilirdi. Kibirli olmamakla birlikte bir köşede unutulmasına da katiyen katlanamazdı. Davet edildiği meclislerde söz biraz uzadı mı, Veysel elini masaya birkaç defa vurarak sesini yükseltirdi:

-Efendiler! Biz yiyip içiyoruz amma saz acından ölüyor!

Sonra sazını bağrına basar, o tamamen kendine has özelliğiyle Sivas ağzına güzellik kazandırıp çalıp söylerdi.

YALANIM VARSA İKİ GÖZÜM KÖR OLSUN!

YALANIM VARSA İKİ GÖZÜM KÖR OLSUN!

Veysel, içi-dışı birbirine uygun adamdı. Sade bir yaşayışı vardı. Şakalaşmaktan, nükte yapmaktan hoşlanırdı. Başından geçen bir olayı, olduğu gibi anlattıktan sonra:

-Yalanım varsa iki gözüm birden kör olsun, diyerek dizlerine vurur sonra hafifçe gülümserdi.

Öğretmen oğlu Bahri Şatıroğlu anlatıyor:

“Babam biraz rahatsızdı. İlçeden kaymakam, veteriner hekim ve jandarma komutanıyla Ankara’da trafik polisi olarak çalışan Höyük Köyü’nden Arif Bey, ziyaretlerine geldiler. Hoşbeşten sonra latifeler başladı.

O akşam misafirler, muhtarın davetlisiydiler. Babamı da alıp gittiler. Yiyip eğlendiler. Yatmak için bize geleceklerdi. Geç vakit kalktılar. Dışarıda, sicim gibi yağmur başlamıştı. Her taraftan sel gidiyordu. Babam, yolu iyi bildiği için hızlı hızlı yürüyordu. Diğerleri, karanlıkta nerenin yol nerenin bataklık olduğunu fark edemiyorlardı. Bu yüzden, adımlarını çok dikkatli atıyorlardı. Bir ara veteriner hekim bağırdı: ‘Veysel! Ağır yürüsene, yetişemiyoruz!’. Babam şakaya başladı: ‘Kör müsün? Benim geldiğim yerden sen de gel işte!’

Sözünü bitirmeden, kaymakam çamura battı. Düşenin kaymakam olduğunu anlamayan babam kahkahayı bastı: ‘Hele bak hele! Birinci kör çamura düştü!’

Yağmur altında ve karanlıkta biraz daha yol aldılar. Trafik polisi Arif Bey, babamı adım adım takip ediyordu. Veteriner hekim, arkadan yine seslendi: ‘Veysel! Sana ağır ol dedik ya! Neredeyse bir amdan aşağıya yuvarlanacağız!’

Babam, adımlarını daha da sıklaştırarak veterinere seslendi: ‘Yol ortasında yavaşlamanın tehlikesini biliyor musun? Baksana! Trafik peşimi bırakmıyor.’

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM

Veysel “uzun ince bir yoldayım!” diye başlayan meşhur şiirini 49 yaşında iken söyledi. Bir gün Hidayet Gülen’e “Gidiyoruz bakalım. Doğduğumdan beri 49 yıl oldu. Hayat pek kısa. Gece oluyor gündüz oluyor. Güneşi görüyorum ama yıldızları merak ediyorum!” dedi. Birkaç gün sonra ise kendisini dinleyenlere o meşhur şiirini okudu:

Uzun ince bir yoldayım

Gidiyorum gündüz gece

Bilmiyorum ne haldeyim

Gidiyorum gündüz- gece

Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz-gece

ÂŞIK VEYSEL’E YAZILAN MEKTUP

ÂŞIK VEYSEL’E YAZILAN MEKTUP

Temmuz ayının sonlarına doğru enstitünün ekinleri artık tırpanların önünde yere kapanıyordu. Harmanlar kurulmuştu. Hasanoğlu Köy Enstitüsü’ne genel müdür gelecekti. Veysel de köyünü özlemişti. “Ekinlerimiz düşünüyorum, bebeler de küçük, Gidebilseydim” diyordu.

Genel müdür, Enstitüye gelince Âşık Veysel dilekçesini arkadaşına yazdırdı:

Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan

Gözetme yolları gel deyi yazmış.

Sivralan Köyünden bizim diyardan

Dağlar mor menevşe, gül deyi yazmış.

Beserek’te lale sümbül yürüdü

Gül Dede’yi çayır çimen bürüdü

Karakaş’ta kar kalmadı eridi

Akar gözüm yaşı deyi yazmış

Eğlenme gurbette yayla zamanı

Mevla’yı seversen ağlatma beni

Benek benek mektuptadır nişanı

Gözyaşım mektupta pul deyi yazmış.

Kokuyor burnuma Sivralan köyü

Serindir dağları, soğuktur suyu

Yar mendil göndermiş yadigâr deyi

Gözünün yaşını sil deyi yazmış.

Veysel bu gurbetlik kar etti cana

Karıştır göçünü ulu kervana

Gün geçirip fırsat verme zamana

Sakın uzamasın yol deyi yazmış.

Şiir, genel müdüre okunduktan üç gün sonra Âşık Veysel Hasanoğlan’dan Sivas treniyle ayrıldı.

ÂŞIK VEYSEL’İN SEVMEDİĞİ İNSANLAR

ÂŞIK VEYSEL’İN SEVMEDİĞİ İNSANLAR

Âşık Veysel, yalanı ve yalancıyı sevmezdi. Doğru adamdı. Adının etrafındaki örülen çok renkli yakıştırmalara güler geçerdi. Bir gün Mustafa Baydar’a bir özelliğini şöyle anlatıyor: “İnsanların hepsinden hoşlanırım da bazı insanlarda riya vardır. Bazılarında yalan vardı. Bazıları ise, çok yemin ederler. İşte böyle insanları sevmem. Yemin, kötü ahlaklı insanların bir yardımcısıdır, yalan da kalesi!”

Veysel, bütün ömrü boyunca hep şükrederek yaşadı. Gözlerinin görmemesinden bile şikâyetçi olmadı. İsyan çığlıkları koparmadı. Hayatıyla ilgili bir açıklamadı ne kadar dikkat çekicidir: “Acı hayatım var. Fakat ben şikâyetçi değilim. Gözlerim kapanmış dünya bana zindan olmuş. Beni de dünya tanıtmış. Şikâyetçi değilim müsterihim.

“HALK GELENEĞİNDEN SÜT SAĞMAYA ÇALIŞIYORUM”

“HALK GELENEĞİNDEN SÜT SAĞMAYA ÇALIŞIYORUM”

Âşık Veysel, şiirlerini hep halk tarzında yazdı. Duygularını hece vezninin çeşitli kalıplarıyla çerçeveleyerek insanların önüne koydu. Anadolu’da bin yıldan beri devam eden geleneği devam ettirdi.

Bir gün kendisine bu hususta soruldu: “Âşık, türkülerin değişik sazlarla değişik seslerle çalınıp söylenmesine ne diyorsun? Türkülerini Batı kıyafeti içerisinde nasıl buluyorsun?” Bu soruya hiç kimseyi kırmayacak çok incelikte cevap verdi.

Sütten yoğurtta yapılır peynir de ayran da yağ da! Ben bizim halk geleneğimizden süt sağmaya çalışıyorum. Benim şiirlerim, anamızın sütüne benzesin istiyorum. Ben sütü seviyorum. Ortaya bir bakraç süt koymaya çalışıyorumBazıları benim sütümü alıp yoğurt yapıyorlar. Bazıları o yoğurdu ayran haline getiriyorlar. Bazıları yağ-peynir yapmayı düşünüyorlar. Onlara ‘yapmayın’ diyemem. Sütün tadı başkadır. Yoğurdun, ayranın, peynirin, yağın tadı başka. Yani süt benimdir; yoğurt ayran başkaların.”

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER